Şiir Gibi Yaşamalı Hayatı...............

Şiir Gibi Yaşamalı Hayatı...............      Hayat sadece ekstrem sporlar yapmak, egzotik tatillere gitmek, hızlı arabalara bi...


Şiir Gibi Yaşamalı Hayatı...............




     Hayat sadece ekstrem sporlar yapmak, egzotik tatillere gitmek, hızlı arabalara binmekle zevkli hale gelmiyor. Onu zenginleştirmek, yaşanılabilir hale getirmek bizlerin elinde. Bu sadece kesemizin, banka hesabımızın, yastık altındaki birikimimizin değil, aynı zamanda maneviyatımızın, iç dünyamızın gelişmesi ve zenginleşmesi. Bunu yapmak için paraya, kariyere ihtiyacınız yok. Bol bol okumaya, okuduklarınızı düşünmeye, değerlendirmeye ihtiyacınız var. İnsan canı çok sıkkın olduğunda bir yarım saatini ayırıp kafasını dağıtabilir, farklı bir dünyaya açılabilir ve dertlerinden uzaklaşabilir. 
     Tabiki bu sadece romanla, hikaye ile olmaz. Şiirle olur, güzel bir sözle olur, masal ile olur, hangi bilgiye ve bilgeliğe nereden ulaşacağınız belli olmaz. Kısacık bir hikayeden yepyeni anlamlar, dersler çıkarabileceğiniz gibi 400-500 sayfalık bir kitaptan hiçbir zevk almamanız ve fayda sağlamayabilirsiniz. Bu konuda tavsiyede bulunan bir çok site var, yayın var. Ben genelde popüler kitapları okumamaya çalışıyorum, çünkü o başkasının düşüncesi, onun zevki. Benim o kitaptan alacağım zevk ve tat muhtemelen bambaşka. Kitapseverlerin fikirlerini paylaştığı forumlar (vikitap, alakarga gibi) kitap özetleri ve okuyucu yorumlarının olduğu siteler çok faydalı. Hatta bazı kitaplara artık internetten de pdf formatında ulaşılabiliyor. Eğer kitabı elime almam lazım, hissetmem lazım diyorsanız internette inceleyip beğendiğiniz kitabın baskısını alabilirsiniz. 
     Ben bloğumun bu kısmında okuduğum ve beğendiğim şiir ve yazıları paylaşmak istiyorum. Çünkü beğenilen her yazı sosyal paylaşım sitelerinde paylaşılmıyor. Herkesin beğendiği, ilginç bulduğu tarz farklıdır elbette, ama paylaşacağım yazıları beğenirseniz ne mutlu bana :))) ilgilenen okuyucular beğendiği şiir ve yazıları da paylaşırsa mutlu olurum. Saygılar......

     Beni çok etkileyen bir şiirle başlamak istiyorum, Nazım Hikmet'ten "Yaşamaya Dair" Ben bu şiiri ilk duyduğumda Amerika'da Ranger kursundaydım. Kursun fiziki zorluğu bir yandan, acını derdini paylaşacak bir Türk olmaması bir yandan, sıkıntı içerisindeydim. Tabiki telefon, internet yasak olduğu için kimseyle de görüşemiyorduk, tek iletişim yolu posta yolu ile mektup yollamaktı :))) Bu şiir bir şekilde elime geçti. Hasta bir kadının ameliyata girmeden önce bu şiiri okuduğu ve eşine verdiği yazıyordu. O 30 kg'lık çantanın altına her girdiğimde, uykusuz, aç ve yorgun olduğumda bu şiire bakıp hayattan vazgeçmemeye çalıştım. Umarım benim aldığım hazzı sizler de alırsınız...

    YAŞAMAYA DAİR
 
1
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
                       bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
                       yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
                        beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
                                    insanlar için ölebileceksin,
                        hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
                        hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
                        hem de en güzel en gerçek şeyin
                                      yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
                                      yaşamak yanı ağır bastığından.
                                                                                     1947
2
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
              bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
                                en son ajans haberlerini.
Diyelim ki, dövüşülmeye deşer bir şeyler için,
                               diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
                           yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
                        fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
                        belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
                                    yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
          hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
                                                                      1948
3
Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
                       hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
                       yani bu koskocaman dünyamız.
Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
                       zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için...

                                Nazım HİKMET


    Bir çıktı alıp yakınınızda bir yerlerde bulundurmanız tavsiye ediyorum. Ayrıca bu şiiri ve benzerlerini Nazım'ın kendi sesinden dinleyin lütfen. 

    Nazım Hikmet'ten başka bir şiirde, tam sevgiliye gönderilecek türden. İki sevgili, ayrı şehirler ama kalpler bir, ya da karşılıksız bir aşk, bilemiyorum. Ben bazen votkayı çok kaçırdığımda tüm eski aşklarıma göndermek istiyorum bu satırları :) Yanlış ellerde tehlikeli olabilir, dikkat...

ŞEHRİME GEL SEVGİLİ

Şehrime gel sevgilim.
Yarın çık gel
Bırak her şeyi, bir bekleyenim var de gel.
Gel ki, bu şehir adımlarınla anlamlansın, 
Gel ki, bu şehir nefretim olmaktan çıksın,
Gel ki, nefes alayım.
Gel.
   
                               Nazım HİKMET

    Diğer bir şiir ise Atilla İlhan'dan "Böyle Bir Sevmek" şiiri okuduğumda Ahmet Kaya'nın şarkısındaki gibi öptüğüm değilde, sevdiğim kızlar geliyor aklıma :)) 

BÖYLE BİR SEVMEK
 
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
azıcık okşasam sanki çocuktular
bıraksam korkudan gözleri sislenir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir
 
hayır sanmayın ki beni unuttular
hâlâ ara sıra mektupları gelir
gerçek değildiler birer umuttular
eski bir şarkı belki bir şiir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir
 
yalnızlıklarımda elimden tuttular
uzak fısıltıları içimi ürpertir
sanki gökyüzünde bir buluttular
nereye kayboldular şimdi kim bilir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

                                  Attila İLHAN

    Bu şiirlerden sonra Ümit Yaşar Oğuzcan'dan "Sahibini Arayan Mektupları" yazmak istiyorum. Şairin "Aşka Dair Nesirler" adlı kitabından. Ben hoşuma giden yerleri işaretlerim, adetimdir. Tekrar o kitaba döndüğümde en hoşuma giden yerleri tekrar okurum. Hem işaretleyerek, not alarak kitapla aramda bir bağ oluşur :)) kolay kolay kopamam.  

1. MEKTUP



Geceydi...Bütün insanların çırılçıplak olduğu bir zamandı.

Onları düşünüyordum; gümüş tepsilerdeki kristal kadehlerden zamanı 

yudumlayan insanları düşünüyordum. İrili ufaklı aynaların karşısında enseleri 
bembeyaz kadınlar boyanıyordu. 

Uzun uzun parmakları vardı kadınların ..Öpülmeye alışmış olgun dudakları vardı. Kocaman kocamandı kalçaları. 
O kadınları düşünüyordum.
Bir kurt bir geyiği kovalıyordu yüreğimde. Geyik soluk soluğaydı, yorgundu, 
bitkindi. Karların üzerinde akıp giden bir yıldız gibiydi. Koşuyordu. Koşmak
kurtuluş değildi belki, ama bir ümitti. Koşmalıydı.
Oysa birer namlu ağzıydı kurdun gözleri. Avına güvenle, şehvetle yaklaşıyordu.
Yeni bilenmiş, sedef saplı bıçaklara benziyordu dişleri, bütün dileği et ve kandı.
İstese geyiğe hemen yetişebilirdi, ama uzasın istiyordu bu şehvetli koşu,
bu bütün damarlarına yayılan sarhoşluk bitmesin istiyordu.
Ben seni düşünüyordum. Çünkü geceydi. Sevişme zamanıydı insanların. 
Yalnızdım. Beni kuşatan duvarlar birer beyaz çarşaftı bu saatte. Kapılar
tüylü, yumuşak battaniyelere benziyordu.
Ben seni düşünüyordum. Kim bilir ne güzeldin soyunduğun zaman? Nasıl kadındın? 
Nasıl öpüşürdün kim bilir? Nasıl kadın kadın kokardı her yerin? Tutup avuçlarıma
sığdırıyorum seni, gözlerime, dudaklarıma sığdırıyorum.
Sensiz kahrolmak vardı. Seninle yaşamak vardı dolu dizgin. 
Seninle her gece birbirimizi yenilemek vardı odalarda. 
Odalara sığmamak vardı. Bir sel gibi taşmak vardı gecelerden.
Elimi uzatsam tutabilirdim seni. öyle yakındın. Zamana kokun sinmişti.
Belki de uzaktan günlerce koşsam yetişemezdim sana. Zamana kokun sinmişti.
Tuttum resmini indirdim duvardan.
Duvar ağlamaya başladı..... 


2. MEKTUP



Aramak... Ömür boyunca aramak... Yalnız seni aramak.. Paslı teneke kutularda, küf kokan dolaplarda, çerçevelerde, tenhalarda, ağaç diplerinde, sonra vapurlarda, trenlerde hep seni aramak. Belki bu şehirde değilsin. Ne çıkar? Seni arıyorum ya. Belki de aynı sokakta evlerimiz, sabahları beni görüyorsun işime giderken. Sonra akşamı bekliyorsun, alacakaranlığı... Beni bekliyorsun yada bir başkasını, bir başkasını..



Hiç gel demeyeceğim sana.. Aramak neredeyse ben oradayım. Ayaklarım ne güne duruyor? Yok yok birden karşıma çıkma. Kaç saklan Seni aramak istiyorum. 


Git bu şehirden haydi git. Dağlara çık, o uzak dağlara. Rüzgarların krallığında hüküm sür. Baktın ki oraya da geldim, yine kaç. Başını al açıl denizlere. Gemilerin en güzeli, en büyüğü dilediğin limana götürmeli seni, dilediğin yerde demir atmalı. Ben küçük bir balıkçı kayığı ile peşinden gelsem yeter. Seni arıyorum ya! 

Bir yıl, beş yıl, on yıl değil; beşikten mezara kadar aramalı insan, ama ne aradığını bilmeli. Yaklaşıp uzaklaşmalı aradığından. Okyanus dalgaları üstünde bir küçük tekne gibi alçalıp yükselmeli. Yalınayak koşmalı yollarda, ayaklarını sivri taşlar kesip kanatmalı. Çöllerden geçmeli yolu, yanmalı kavrulmalı. Sonra gözün alabildiğine ak, soğuk ülkelere düşmeli. Buzlar kırılmalı ayaklarının altında, üstüne kar yağmalı. 

Bir gün bulacaksam bile parça parça bulmalıyım seni. Ayaklarını Afrika'dan getirip bir kağıt üzerine yapıştırmalıyım. Saçların Sibirya’da olmalı dudakların Çin’de. Gözlerin Hindistan'da bir mabudun gözleri olmalı. Ellerin İtalya'da bir heykelin elleri. Bulursam seni parça parça bulmalıyım. Yine de bir yerin eksik olmalı. Yeniden yollara düşmeliyim, onu aramalıyım. 

Ve tam seni tamamladığım anda ölmeliyim..


3. MEKTUP



Gelme diyecektim, geldin. İyi ettin geldiğine. Neredeyiz? Bir şehir yanıyor, dikkat et. Tutuşabiliriz. işte ilk ateş gözlerine düştü, sonra dudaklarına, saçlarının arasına kıvılcımlar doldu ışıl ışıl. Yanıyorsun, yanıyorum, yanıyoruz. 



Aranmakla yetinsek bunlar gelmeyecekti başımıza. Yinede memnunum. İyi ettin geldiğine. Taş olup kalmaktansa, ağaç olup yanmak iyi. Ellerini ver, ellerini. öpüşmeye susadım. Tırnak uçlarından öpmeye başlayacağım seni. Titreme, yanıyorsun. Koluma yat, sağ erkek koluma, güçlü erkek koluma. Dağılsın saçların, bırak. Nasıl olsa onları da öpeceğim tutam tutam. kulak memelerini, gür kaşlarını dudaklarını da öpeceğim. Dolgun dudaklarını seven, gözlerini, artık yaşamıyoruz. Belki de yaşamak bu, bizim bilmediğimiz. Öyleyse yeni yeni başlıyoruz yaşamalara, derin nefes almalara, o ölümsüz olmalara. Bir ekşi elma ısırıyordum, dişlerim kamaşıyordu omuz başlarını gördükçe ve biraz sen oluyordum sevdikçe, sevildikçe. diyordun, inadına yakıyordum. Yalvarıyordun, çıldırıyordum. Hiç ağlamadın. Ağlasan ne değişecekti. Ama ağlamadın işte yükseldin, yüceleştin. Tanrılaştın bir yerde. Öyle güzeldin anlatılmaz. Anlımdan ter boşanıyordu, saçlarım yapış yapış olmuştu. Yüz merdiven inip yüz merdiven çıkıyordum bir dakikada. Derin bir kuyudan su çekiyordum. Bir mağara ağazından sana sesleniyordum. Karanlıklar içinde birbirimizi aydınlatıyorduk. Sağır bir zamandı yaşadığımız. Sağır ve merhametsiz. Kör bir geceydi yumruklayan kapıyı, kör ve dilsiz. Artık hiç sönmeyecektik biliyorum....

4. MEKTUP



Senden hiç ayrılmamak vardı. Zamanı durdurmak, bütün saatleri 

parçalamak vardı. İsyan içindeydim. Neydi bu çaresizlik? 

Bizi çepçevre saran bu dört duvar neydi? 
Bir ara Tanrıyı düşündüm, peygamberleri, dinleri, kitapları düşündüm. 
Boş inançlarımız mıydı çaresizliği yaratan? 
O bizim eserimiz miydi? Öyleyse neden bizden büyüktü, güçlüydü? 
Bunca yıl neyi aramış, kimi özlemiştim? Madem ki benim olmayacaktın 
neden seni karşıma çıkardılar? Kim yaptı bunu? Bu kötülükler 
kimin eseri? Tanrının işi yokta bizi mi görsün? Öyleyse kime inanacağız? 
O kitaplar ki sabırdan bahsediyor. Ama ne kadar? Nereye kadar? 
O dinler ki duadan bahsediyor. Kime, niçin ve ne zaman? 
O peygamberler hiç sevmediler mi? 
Ben sana inanıyorum kitaplara değil. 
Ben seni istiyorum. Dua değil. Sabır değil. 
Artık gideceksin , biliyorum, vakit geç oldu. Yatakta izin kalacak, 
havada kokun ve yastığın üzerinde bir iki tel saçlarından. 
Telaş içinde giyinmeye başlayacaksın. <çoraplarında eğrilik var>
diyeceğim, düzelteceksin. Dudaklarını boyarken, eğilip ensenden 
öpeceğim. İçin sevgiyle dolacak. Gözlerin ışıl ışıl < üzülme, üzülme 
diyeceksin, yine geleceğim.> 
Ya gelmezsen? Hayır hayır geleceğine inanıyorum. 
Yine gideceğini bilmek kötü. Dayanılmaz bir şey bu. 
Hatırlıyorum; elini uzattın, dedin ve gittin. 
Gözden kayboluncaya kadar baktım arkandan, sonra kapıyı kapattım, 
bir başka kapı açıldı yalnızlığa. 
Yürüyemiyordum, oturamıyordum. Yattım, uyuyamadım. Sanki 
yerçekiminden kurtulmuştum, boşluktaydım, ağırlığım kalmamıştı. 
Elimde, tam nabzımın üzerinde bir saat işliyordu her şeyden habersiz. 
Çıkardım, duvara çarptım, parçalandı ve durdu. 
Fakat sadece saatin sesiydi kaybolan. 
Yoksa zaman ilerliyordu..


5. MEKTUP



Ayrılık diye bir şey yok. Bu bizim yalanımız. Sevmek var aslında, özlemek var,

beklemek var. Şimdi nerdesin? Ne yapıyorsun? Güneş çoktan doğdu. Uyanmış

olmalısın. Saçlarını tararken beni hatırladın, değil mi? Öyleyse ayrılmadık.
Sadece özlemliyiz ve bekliyoruz


Zamanı hatırlatan her şeyden nefret ediyorum. Önce beklemekten. Ömür boyunca
ya bekliyor ya bekletiyor insan. İkisi de kötü, ikisi de hazin tarafı yaşantımızın.
Bir çocuğun önce doğmasını bekliyorlar, sonra yürümesini, konuşmasını, büyümesini..
Zaman ilerliyor, bu defa para kazanmasını, kanunlara saygı göstermesini, insanları
sevmesini, aldanmasını, aldatmasını bekliyorlar. Ve sonra ölümü bekleniyor insanoğlunun.
Ya o? Ya o? İnsanlardan dostluk bekliyor, sevgilisinden sadakat, çocuklarından saygı
ve bir parça huzur bekliyor, saadet bekliyor yaşamaktan. Zaman ilerliyor, bir gün o da
ölümü bekliyor artık. Aradıklarının çoğunu bulamamış, beklediklerinin çoğu gelmemiş
bir insan olarak göçüp gidiyor bu dünyadan. İşte yaşamak maceramız bu.
Yaşarken beklemek, beklerken yaşamak ve yaşayıp beklerken ölmek!
Özleme bir diyeceğim yok. O kömür kırıntıları arasında parlayan bir cam parçası.
O nefes alışı sevgimizin, kavuşmalarımızın anlamı. O tek güzel yönü bekleyişlerimizin.
İnsanlığımız özleyişlerimizle alımlı, yaşantımız özlemlerle güzel.
Özlemin buruk bir tadı var, hele seni özlemenin. Bir kokusu var bütün çiçeklere 
değişmem. Bir ışığı var. bir rengi var seni özlemenin, anlatılmaz.
Verdiğin bütün acılara dayanıyorsam; seni özlediğim içindir. Beklemenin korkunç 
zehiri öldürmüyorsa beni; seni özlediğim içindir. Yaşıyorsam; içimde umut varsa,
yine seni özlediğim içindir.
Seni bunca özlemesem; bunca sevmezdim ki!



6. Mektup 


Bir gün bir yalnızlığa düştüm yine. Başımı
ellerimin arasına aldım, sessizce ağlamaya başladım .
Önümde yarıya gelmiş bir konyak şişesi 'beni iç'
diye fısıldıyordu, 'beni iç'. Sonra yalvarmaya başladı:
'Ne olur' dedi 'ne olur haydi iç beni'.

Bir bardak doldurdum, tepeme diktim.
Şişe rahatladı, sustu. Hani ellerimiz birbirine
değince nasıl oluyorduk? İşte öyle oldum.
Hani bakışlarımız buluştuğu zaman, bir başka
türlü atması vardı yüreklerimizin. Onu hatırladım.

Sonra bir tren hareket etti. Sabahtı. Karşı karşıyaydık.
Konuşuyorduk. Ben sevmek diyordum durmadan.
Gözlerim gözlerine soruyordu: 'seviyor musun?' diye.
Hep evet diyordu gözlerin, ellerin, dudakların hep
evet diyordu. Oysa ki, bir çok hayır diyen insan vardı
çevremizde. Örneğin: bir çocuk hayır, diyordu, bir kadın,
bir adam ve bir başkası, bir başkası hayır diyordu.
Hayır'lar arasında ezilmeğe mahkûmdu evet'lerimiz .

Tren ilerliyordu. Gözlerin gözlerime soruyordu
ne olacak diye. Sigara üstüne sigara yakıyordum,
kadeh kadeh içki içiyordum, fakat bilmiyordum
ben de ne olacağını. Bizi sürükleyen bir akıntıydı.
Durduramazdık onu, hükmedemezdik ona.
Bir anafora rastlayıp yok oluncaya kadar akıp
gidecektik işte. Peki anafor nerdeydi? Uzak mıydı?
Belki çok yakındı kim bilir. Biz onu
göremeyecektik. O, gözlerimizi kör ettikten sonra
saracaktı bizi buz gibi kollarıyla.

Tren ilerliyordu. Pencereden deniz görünüyordu.
Denize akşam güneşi vurmuştu. Renk renk
kayıklar gördük kıyılarda. Denize taş atan çocuklar
gördük. Uzakta bir balıkçı ağlarını topluyordu.

Ve tren ilerliyordu. Kadere yaklaşıyorduk.
Bir alacakaranlık bastı zamanı. Gözlerim gözlerindeydi.
Ellerini tuttum, titredin. Acı acı bir düdük öttü.
Bir şeyler koptu içimizden.

Sonra tren durdu, indik, yollarımız ayrı ayrıydı.
Şimdi, o gün verdiğin yalnızlığı yaşıyorum.

7. Mektup 

Burası büyük şehir, günahkar şehri, o vurdum duymaz, o deli dolu şehir. Ben bu şehirde sensiz yaşayamam. Bir gün kanıma girer şu kalabalık, şu caddeler, şu tıklım tıklım gazinolar. Burası şarkılar şehri , resim gibi kadınlar, kadın gibi erkekler şehri. Ben bu şehirde yaşayamam.

İnsan bir vapur olmalı bu şehirde, bir tramvay olmalı, bir otomobil olmalı. En iyisi bir bulut olmalı, gelip evinin üstünde durmalı. Madem ki bulut değilim; ben bu şehirde sensiz yaşayamam.

Şehirlerde insanlara benzer. Gövdeleri, ayakları, dudakları, gözleri vardır, yürekleri vardır, kocaman kocaman elleri vardır. Bu şehrin yüreği sende çarpıyor. İnsan, sana kan taşıyan bir damar olamayacaksa; bu şehirde yaşamamalı. Çekip gitmeli.

Şehirlerde insanlara benzer. Duyguları, açlıkları, uykuları vardır, kinleri ve nefretleri vardır, aşkları vardır, büyük. İnsan aşık değilse, bu şehirde yaşamamalı, çekip gitmeli.

Şehirlerde insanlara benzer. İnsan bir şehir olmayacaksa, senin içinde yaşadığın; artık yaşamamalı buralarda, çekip gitmeli. Bir gününde dört mevsim var bu şehrin. Her sokağında bir dünya var. Bütün sefaletiyle, bütün çirkinliği ile, bütün orospuluklarıyla bu şehir baştanbaşa sevgi. Bu şehir baştanbaşa sen.

Bu şehirde sevmeyen, ya da seni tanımayan yaşadım demesin. Ölüler susmasını bilmeli....



8. Mektup 


Bana çılgın diyorsun, seni sevdiğim için. Yanılıyorsun, sevmek çılgınlık değil. Sevmek insan tarafımızı bulmamızdır bence. Biraz da yaklaşmamızdır Tanrıya zaman zaman.
Dünyada sevmeyenlere, sevemeyenlere acımalı. O, ot gelip, ot gidenlere acımalı. Sevebilen insan kendini keşfetmiş insandır. Talihli insandır. Çektiği bütün acılara rağmen; mutlu,
kıvançlı insandır o. Aşktır yücelten bizi ve derinliğimiz aşktandır. Gerisi boş, yalan.
Aşksa, sevmektir. Durmadan, nefes alırcasına sevmektir.
Sevmekle sevilmek ayrı şeyler... Sevilmeyi çoğaltmak, ona bir başka şekil vermek, daha da yoğunlaştırmak onu, elimizde değil. Oysaki sevgimizi dilediğimiz gibi yoğurabilir,
dilediğimiz şekli verebiliriz ona. Derinlikse derinlik, yükseklikse yükseklik, genişlikse genişlik.
Sevmekle gücümüz var, irademiz, aklımız var. Biz varız sevmekte. Sevmek, yaratmaktır bir bakıma. Sevilmekse; yaratılmak...
Demek ki, biz seninle birbirimizi yaratıyoruz durmadan. Sen beni yarattıkça güzelsin işte ve
ben seni yarattıkça güçlüyüm, daha bir insanım.
Beni sevmeseydin yine bir şey değişmeyecekti benim için. Sen biraz eksik kalacaktın,
biraz sen kaybedecektin. O kadar.
Şimdi insanların en güzeliyiz, en iyisiyiz elbette. Seviyoruz , seviliyoruz .
Sevgimi anlamadığın ve ona saygı göstermediğin anda ölebilirim. Karşılık vermediğin anda değil. Birbirimizi yeniden yaratmaya devam edelim.



9. Mektup 

Kimdi o? Yanındaki kimdi? Ne konuşuyordunuz?
İste buna dayanamam. Kahrolurum.
Dün gece ne yaptın? Nereye gittin? Ah otursaydın, beni düşünseydin ya?
Eğlenebildin mi bari? Yatarken ne okudun?Sonra iyi uyuyabildin mi?
Rüyanda neler gördün? Söylesene..
Anladım artık beni sevmiyorsun. Sevdiğini sanmakla yanılmışım.
Zaten çirkin bir adamım ben, sinirliğim. kıskancım. fazla hisliyim.
Suçluyum. Kendimi sevgilerimin bencilliğinden kurtaramadım. Zayıf,
bencil bir adamım öyleyse. Sonra yalancıyım, iki yüzlüyüm.
Seninle konuşurken seninle yatmayı düşünüyorum. Sevgiyle elini tuttuğum zaman, aslında kalçalarını tutuyorum. bilmiyorsun.
Kendime göre hesaplarım var benim. Yanımda olman gurur veriyor,sevinç veriyor bana.
Fakat sana kimse bakmasın istiyorum, kimse konuşmasın seninle.
Hep benim ol. Günün her saatinde ve ölünceye kadar benim ol.
Beni seviyor musun? Evet mi? Öyleyse söyle. Kimdi o?
Yanındaki kimdi? Nereye gidiyordunuz?
Seven zalimdir biliyorsun, aşk egoisttir.Sen zalim olma. Anlamıyorsun,
anlamıyorsun.... Biraz anla beni.
Sana sitem etmeyeceğim artık. Bütün suç benim. Seni bu kadar sevmemeliydim.
Şu köhne ve utanmaz dünyada ne bir kimse bu kadar sevilmeye değer, ne de bir kimsenin bu kadar sevilmeye hakkı var.
Kendimizi ne sanıyoruz? Biz kimiz? Sus cevap verme. Teselliye ihtiyacım yok.
Seni bu kadar sevmenin cezasını kendime ödeteceğim.
Göreceksin...


10. Mektup 

Dün bir şiir daha yazdım senin için.
Önce tuttum karşıma oturttum seni,
konuşturdum, güldürdüm, ağlattım.
Her halin hoşuma gidiyordu.
Kadındın, ama önce insandın.
Güzeldin, ama önce iyiydin. Elbette seni
yazacaktım, senin için yazacaktım.
Bana < çok yazıyorsun > diyorlar.
Bir insana < sen çok yaşıyorsun, öl artık >
denir mi?
Benim yaşamam ve şiirim birbirinden ayrı şeyler değil ki !
Yaşarken şairliğimi yaşıyorum ben.
Yürürken, konuşurken, sevişirken hep şairliğimin içindeyim,
o da benim içimde.
Birbirimizi tamamlıyoruz durmadan.
Sen hiç denize baktığın zaman bir orman gördün mü?
Dağların gökyüzüne en yakın olduğu yerde
yeraltı nehirlerini düşündün mü hiç?
Öpüşürken, sevişirken açların,
yoksulların yüreği çarptı mı sende?
Güldüğün zaman Afrika `da isimsiz bir zenciyi hatırlayıp,
onun büyük acısını duydun mu derinden?
Senin o güzel gözlerin bende yalnız seni görüyor.
Seviyorsan beni seviyorsun, beni istiyorsun benden.
Oysaki ben sende bütün insanlığı, güzelliği seviyorum.
Al gözlerimi de kendine bir benim gözlerimle bak.
Gör, ne kadar erişilmez, ne kadar yüce olduğunu.
Her maddenin bir atomu olduğu gibi bir şiiriyeti de vardır.
Bilgin atomu parçalayan, sanatçı ise şiiriyeti bulan, işleyen ve onu
sanat haline getiren insandır.
Şiir bir köprüdür madde ile ruh arasında. Şiir güzelliğin en yoğun
ifadesidir ve nefes alışıdır duygularımızın.
Atom gücü, elektik gücü gibi bir de şiir gücü vardır dünyada.
Sanatçı bu gücü ellerinde tutan kimsedir işte. Onu şiir, müzik,
heykel ve resim haline getiren mutlu kişidir o..
Her zaman, her yerde söylemişimdir. < Hayatımdan şairliğimi
çıkarırsanız geriye önemli bir şey kalmaz > diye.
Yazmamı bana çok görmeyin....

11. Mektup

Korkuyorum. Ölmekten mi? Hayır, yokluktan. Ölmek nihayet birkaç
dakikalık mesele. Yürümek, uyumak gibi basit bir şey. Ama yokluk; ölüm.
Evet ölmek ve ölüm ayrı şeyler bence. Biri sonun başlangıcı biride son ve
yokluk. Ölmekte şiir var, duygu var, anlam var. Ölüm, sadece karanlık ,
boşluk, anlamsızlık.
Doğmak başlangıcı yaşantımızın ve çilemizin. Ölmek. sonuç Ölümse; öldükten
sonraki zaman. O dizgin vuramadığımız at, asla sahip olamadığımız kadın.
Ölmek elimizde, ölüm tanrının sırrı, bedeli, var oluşumuzun.
Ölümsüz olmalıydı ölmek dünyada. İnsan dilediği anda ölmeli, dilediği
anda yaşamalıydı.
Ölümün gelmesini bekleyenler, ölmeyi bilmeyenlerdir. Yaşamamız tanrının
bileceği bir şey, zamana hükmeden o, ölüme hükmeden de o. Yalnız
ölmek bizim. Onunla yetinmek kalmış bize bu ölümlü dünyada.
Bu tek hakkımızı da suç saymış bizden önce gelenler. Suç işlemişler,
günah demişler. Yaşatmışlar, yaşamışız, öldürmüşler ölmüşüz. Nerede kaldı
bizim üstünlüğümüz? İnsanlığımız, zekamız nerede kaldı?
Bitkiler, hayvanlar diledikleri zaman ölemiyorlarsa insan olmadıkları içindir.
Ölmek asla şerefsizlik değil. Yalnız yaşamaktan korkanlar, yılgınlarmı
ölmek isterler sanıyorsun?
Cesaret, başkalarına kötülük etme bahasına da olsa yaşamak mı?
Cesaret, sürekli bir aldanmaya boyun eğmek mi? Durmadan aldatmak mı
cesaret?
Kötü, korkunç bir dünya üzerinde yaşıyoruz. Bütün çabamız kendi kendimizi
bitirmek ve son vermek insan nesline. Öyleyse bir adam eksilmiş olsa
bu şuursuz kalabalıktan ne çıkar?
Hatırlıyor musun? Bir şiirimde;
<Bir yere kadar yaşamak güzel
Ama bir yerde ölüm güzel oluyor>
demiştim.
İşte bu gün ölümün o güzel olduğu yerdeyim..

12. Mektup 

Ölmedim işte. Ölemedim. Demek ki yaşamam gerekliydi. Bir gizli kuvvet
olmalı bizi yaşatan. Yaşamakla ölmek arasındaki maceramızı düzenleyen
çaresizliğimizi her yerde yüzümüze tokat gibi indiren bir büyük kuvvet olmalı.
Şimdi seni daha çok seviyorum. Meğer ölüm senin kadar güzel değilmiş.
Şimdi güzelliğin daha yakıcı, daha alımlı.

Bütün neden`ler senin için yaşamayı gerektiriyor şimdi.
Nasıldım , nasıldım o gece, o gün bilemezsin? eski, taş binalar üstüme yıkılıyordu,
başımda parçalanıyordu vitrinlerin camları.
Her taşıt beni ezip geçiyordu yanımdan.
İnsanlar alnımda yürüyordu çamurlu pis ayaklarıyla. Rüzgar gırtlağıma yapışmış
bir el gibiydi. Kitaplar, dergiler, gazeteler gördüm boyalı dükkanlarda.
Hepsi ölmek diyordu. Yalnız ölümdü gördüğüm kaldırımlarda.
Artık her şey boştu, yalandı.

Kirli bir çamaşırdı üzerimde yaşamak. Umutlarımı yitirmiştim. Arayıp bulacak
gücüm kalmamıştı. Öylesine yorgundum, bitkindim. Ellerimi sevmiyordum,
gözlerim utanç veriyordu gözlerime. Damarlarımdaki kan rahatsız ediyordu
beni. Ölmek, gitgide bir umut haline geliyordu içimde. Büyüyor, büyüyordu.
Boşlukta bir tel gerilmeye başladı ... Gerildi, gerildi. Sonra kan rengi bir
karanlığa düştüm. Duvarlar kırmızıydı, yerler, masalar, sokaklar, insanlar hep
kırmızıydı, Ama karanlıktı yine, korkunç bir karanlıktı. Kırmızı sisler içindeydim.
Dört yanım denizdi, kıpkızıl.

Sonra rengi değişti çevremin. Bulutlar dağılmaya başladı. İlk gün ışığı merhaba
dedi pencereden, yeşil yapraklar el salladı . Bir adam uzun uzun öksürdü.
İlk ellerimi buldum vücudumda, derken ayaklarımı, gözlerimi, dudaklarımı,
saçlarımı buldum. ve seni düşündüm.
İşte o zaman yaşadığımı anladım, utandım..









13. MEKTUP


Er geç beni affedeceksin. Bir şey beklemeden, bir şey istemeden affedeceksin. Sevgin seni
oraya götürecek. Düşe kalka ilerleyeceğin yollarda, taşlar kanatacak ayaklarını. Issız, karanlık
ormanlardan gececeksin yapayalnız. Sonra bir bataklık başlayacak gözün
alabildiğine. Omuzlarına kadar yapışkan çamurlara saplanacaksın. Durmadan yağmur
yağacak üstüne, iliklerine kadar ıslanacaksın, üşüyeceksin. Ahtapot elleri gibi uzun, pis sarmaşıklar dolanacak ayak bileklerine. Dört yanında kara bataklık kuşları dönecek çığlık çığlığa. Geçmiş zamanı düşüneceksin. O bir daha yaşanılmaz günleri, geceleri düşüneceksin.
Bataklığın son bulduğu yerde zift gibi koyu bir gece başlayacak geçmiş gecelere benzemeyen.
Yürüyeceksin, ağır ağır ilerleyeceksin zamanın ve gecenin ortasında. Keskin bir rüzgâr çıkacak, merhametsiz kırbaçlar gibi parçalayacak yüzünü. Sonra bir dağ yamacına varacaksın, bitkin ve perişan... Uzaklarda cılız bir ışık göreceksin. Sen yaklaştıkça büyüyecek, sıcak kollarıyla saracak seni. Fakat, sen o ışığın olduğu yere hiç bir zaman varamayacaksın ve bu gerçeği anladığın anda yıkılacaksın, korku ve ümitsizlik saracak yüreğini, ağlayacaksın.
İşte o zaman beni düşüneceksin, çektiklerimi, senin için katlandığım şeyleri düşüneceksin.
Bulutlar dağılacak. Seni nasıl sevdiğimi, nasıl yüceleştirdiğimi, nasıl o erişilmez ışık
haline getirdiğimi birer birer anlayacaksın. Onun için beni affet demeyeceğim sana.
Ergeç anlayacak ve affedeceksin. Bunu biliyorum. Karşılaşmamız kaderdi belki. Ama çektiğimiz çiledir, bizi birbirimize yaklaştıran, o korkunç ümitsizlikler, büyük çaresizliklerdir.
Acılarımızı yitirmeyelim.

14. MEKTUP 

İlk defa göz göze geldiğimiz anı hatırlıyor musun? Kaçamak bir buluşmasıydı bu gözlerimizin. Seni istiyordum, biliyordun... Bakışların duygulu, anlayışlıydı, özlemliydi zaman zaman. Bakışların bir şarkı söylüyordu hiç bilmediğim. Seni dinliyordum, bakışlarını dinliyordum. Dağbaşında apansız karşıma çıkan bir pınardı sanki gözlerin. Eğilip su içmek istiyordum kirpiklerinin arasından. İçimde yaktığın ateşi söndürmek istiyordum. Ama o ateş gitgide büyüdü işte! Şimdi biraz da sen yan artık, benim yanacak yerim kalmadı.
İnanamıyorum, sen var mısın? İnanamıyorum bir türlü. Tuttuğum ellerin mi? Öptüğüm
dudakların mı? Kim bilir? Belki de yoksun, berbir rüyâ görüyorum, biraz sonra
uyanacağım. Herşey ansızın silinecek. Ne saçların kalacak ortalıkta, ne gözlerin.
Yine kahredici yalnızlığıma döneceğim. Biraz daha yıkılmış, biraz daha sensiz.
O gün ilk defa seni gördüm. Düşün, sen dünyaya geleliberi kaç yıl geçmiş aradan.
Düşün, ne kadar çok özlemiştim seni. Öyleyse hiç gitme, ne olur? Vereceğin her
kedere razıyım. Acıların en büyüğünü sen tattır bana, zehirlerin en şiddetlisini senin
elinden içeyim. Ama gitme ne olur? Dudaklarım kurumuştu, içim yanıyordu.
Suya hasret, kurumuş bir ot gibiydim. Yağmur olup yağdın üstüme, yaşardım, filizlendim. Sonra güneş oldun, hayat verdin bana, koku verdin, renk verdin. Şimdi bırakıp gidersen bir daha ve son defa yine kuruyacağım, dağılıp toz olacağım anlıyor musun? Çünkü senden sonra kimse gelmeyecek, biliyorum. Kimseler çalmayacak kapımı. Gidersen beni bana mahkûm edeceksin, keşke ölsem diyeceğim o zaman, keşke ölsem!

Şimdi sendeyim, seninleyim, seni yaşıyorum. Beni bana bırakma! Senden bir parçayım artık, belki de baştanbaşa sen oldum farkında değilsin. Beni bana bırakma! Sen olduğun için mutluyum. Sen olduğum için de. İstersen ben olma. Hiç benim olma. Ama bırakma beni ne olur? Beni, bana bırakma!



15. MEKTUP

Gözlerine baktığım zaman susmanın bir sebebi olmalı. Bana kendini anlat. Korkularını, dileklerini söyle bana. Aşktan ne bekliyorsun? Dostluk mu? Al, istediğin kadar... Yüreğimi apaçık önüne seriyorum işte! Orada sevdiğin, istediğin ne varsa al, senin olsun. Sana arzularımın ötesinden sesleniyorum.
Aydınlık! Sen en güzel aydınlık! Bizi bırakma. Kalplerimizde girmediğin köşe kalmasın. Çek, kurtar bizi insan yaradılışımızın korkunç karanlığından. İçimizde, tâ derinlerde kükreyen o vahşi hayvanı sustur. Düşüncemizi tırmalayan o kanlı pençelerden kurtar bizi. Unutulmuşların dünyasında biz unutmak istemiyoruz.
Hadi sevdiğim sen de aç yüreğini. Dostluğun o ölümsüz ışığı dolsun içine. Saçlarımı okşadığın zaman, annemin eli sanmalıyım ellerini. Dudaklarından yalnız aşkın hazzını değil, dostluğun doyulmaz içkisini de içmeliyim. Bana önce insanlığımı öğret, bana unutmamayı öğret. Seni hiç unutmak istemiyorum. Bilinmeyen içkilerin en zevk dolu sarhoşluğunda yaşayalım seninle. Kurtulalım bu korkulardan, bu çaresizliklerden.
Beni hiç unutmayacaksan sev, usanmayacaksan sev. Birlikte yaşayacağımız her dakika ömrümüzün bir yılına bedel olmalı. O dakikaları, hatıraların sonsuz mezarlığına gömeceksek hiç yaşamayalım.
Önce zamandan kurtulmalıyız öyleyse, önce zamandan kurtulmalıyız. Birbirini yenilemeli saatlerimiz. Yarın, bu günü aratmamalı. Yerçekiminden kurtulurcasına aşmalıyız zamanı seninle. O dost zamanı, o dostça zamanları.
Bana "gel" dediğin an; mesafeler de anlamını kaybetmeli. Yolları dakikalarla, günleri kilometrelerle ölçmemeliyiz. Beraberliğimiz, bütünlüğümüz hiç bitmemeli. O hiç sönmeyen dostluk ateşinin çevresinde hep böyle elele, dizdize olalım. Ne yağmur
söndürmeli o ateşi ne rüzgâr. Yüreklerimiz hep böyle ışıl ışık olmalı alevlerinde.
Hadi sevdiğim, sen de aç yüreğini. Bana kendinden bahset. Hep ben ol, durmadan
ben ol istiyorum. Dudaklarım kurudu bak! Bir yudum su ver güzelliğinin pınarından.
Acıktım dersem iyiliğinle doyur beni. Üşüyorsam; yalnız dostluğunun ateşinde ısınsın ellerim.
Benim olma demiyorum. Ama önce ben ol. İnan, ben hep senin olacağım, baştanbaşa sen olduğum için. Aşkta kaybettiklerimizi dostlukla tamamlayalım. Gel, aydınlık bizi bekliyor!


16. Mektup 

Artık aldanmak istemiyorum. Beni sevgilerinin ölümsüzlüğüne inandır, korkulardan, şüphelerden kurtar. Hiç aldanmamışların o engin iç rahatlığına hasretim. Ayıkla, arıt beni. Bütün insanlar aldanıyormuş, sürekli bir aldanmaymış yaşamak... Ne çıkar? Ben artık aldanmak istemiyorum ya!
Sen ona bak... Onun için seni erişemeyeceğin bir yere çıkarmayacağım, olduğun gibi seviyorum seni. Olmanı istediğim gibi değil! Hiç olamayacağın gibi değil. Neredeysen orda dur. Nasılsan öyle kal.
Bütün mevsimleri bir günde, bütün yılları bir mevsimde yaşamaya razıyım seninle. Yanımda olduğun zamanlar nasıl apaydınlık oluyorum, nasıl içim huzurla doluyor, görüyor musun? Gözlerimin derinliğine bakma; başın dönmesin. Gelecek günleri düşünme, korkma büyük hazlar yaşamaktan.
Erişemeyeceğin hiç bir mutluluk yok.<Yaşadım> diyemeyeceğin hiç bir günün olmayacak benimle.
Hiç aldatma beni, hiç yalan söyleme. Bir gün aldatsan bile; aldandığımı senden öğrenmeliyim önce. O zaman ölsem de mutlu ölürüm, inan. Biraz da olsa inanmış ölürüm.
Aldanmak.... En büyük yıkıntısı iç dünyamızın. Aldanmak.. Ses veren üç telimizden birinin kopması. Aldanmak o en son, fakat en keskin kabullendiğimiz gerçek. Sen hiç aldatma ne olur? Yıkılışımda sevgim kadar büyüktür benim. Bırak kalbimden ses veren bütün teller ben yaşadıkça sana inanmayı söylesin. Sana kayıtsız şartsız inanmak olsun; bütün kazancım yaşamaktan. O zaman herşeye katlanırım. Korkulardan, endişelerden uzakta her saniye yaşadığımı bilirim. Çaresizlikler beni korkutmaz. Şu aşağılık dünyanın hiç bir acısı seni sevmeyi unutturamaz bana artık. İnanmak; seni düşündükçe söylediğim bir şarkı olmalı dudaklarımda. İnanmak; gökyüzünün en karanlık zamanında bile görebileceğim bir
yıldız olmalı. Dağlardan, denizlerden esen serin rüzgarlar gibi, senden gelen birşey olmalı inanmak. Kimi gün kalem olmalı parmaklarımda, kimi gün kulağımda musiki, gözlerimde ışık olmalı. İçtiğim suda, yediğim ekmekte sana tüm inanmanın tadını duymalıyım. Her sabah ilk ışık sana inanarak yaşadığım mutlu bir gün getirmeli bana. İşte o zaman yokluğuna bile
dayanabilirim, özlemlerim daha derin bir anlam kazanır. Seni beklerken şüphelerin o kahredici zehriyle, geciktiğin her saniye bir defa ölmem. Artık aldanmak istemiyorum. Seni aldatmak zevkinden sonuna kadar mahkum edeceğim. Beni aldatmanın acısını da sevincini de hiç tattırmayacağım sana. Çünkü, aldattığın zaman; yemin ediyorum yeryüzünde olmayacağım. İnanmışlığım ölüme kadar sürsün bırak. Zarımı son defa senin için atıyorum..



17.  MEKTUP


Soruyorum, susuyorsun. Ben sükutun bu kadar anlamlı olduğunu bilmezdim. Bütün sorularımın cevabını bir bakışla veriyorsun, kah bir gülüşle. Zaman zaman gözlerinin içinde eriyip kaybolduğumu hissediyorum. 



Yanımda olmadığın günler, geleceğin güne hazırlıyor beni. Yokluğuna böyle dayanabiliyorum. Karanlıklar içinde her dakika gözlerinin aydınlık bakışlarıyla doluyor içim. Aradığım her şey orada. Cevapsız kalmış bütün soruları gün ışığına çıkarıyor gözlerin. Bekliyorum, geliyorsun. işte diyorum yaşamak bu. Sevmek, seni sevmekten başka bir şey değil. Hiç kimseyi bu kadar özlemle beklemedim. Bu kadar inanmadım hiç kimsenin geleceğine. Onun için bir gün gelmeyeceğinin korkusu kahrediyor beni. 



Geleceğin mutlu ana yaklaşan her dakika yaşamaktan güzel, geçen her dakika ölümden acı...Fakat gelişin her şeyi unutturuyor. Sıkıntılı öğle sonları günün en yaşamaya değer saatleri oluyor sen gelince. Kızgın bir güneş altında karlı dağ yamaçlarının serinliğini getiriyor ellerin. istiyorum veriyorsun. Verdiklerin bir bakıma iflası oluyor saadet anlayışımın. Böylesine büyük hazların hayal bile edilemediği bir dünya üzerinde özlenecek başka saadetin kalmadığını düşünüyorum. O zaman her şey siliniyor gözlerimden. Sensiz bir yarının değersizliğini, çekilmezliğini daha iyi anlıyorum. Huzur seninle kayboluyor, bütün sevinçler seninle gidiyor, sensiz bir kanlı gömlek gibi giyiyorum üzerime yaşamayı. 



Çaresizlik hiç bir zaman sen yanımda olduğun anlardaki kadar kötü ve merhametsiz olmuyor. Yine de her öpüşümde bana ilahlara has bir güç, bir büyük huzur veriyor dudakların. Ağlıyorum. Gidiyorsun. Ama sen gözyaşlarımı görmüyorsun ki! 



Ayrıldığımız yerde başlıyor yıkıntım. Kalabalık bir caddede, vapur iskelesinde ya da bir kapı önünde; nerede olursa olsun ayrılığın bir tokat gibi iniyor yüzüme. Kocaman, sivri bıçaklar gibi delik deşik ediyor vücudumu. Her yer kan oluyor. Artık dayanamıyorum, artık dayanamıyorum. Ağlamak bile kar etmiyor. Ben bu acılara, ben bu sürekli ölümlere önceden razı oldum. Şikayete hakkım yok, biliyorum. isyan etmem faydasız. Kendi kaderinin çizdiği yolda yürüyor ayaklarım. 



Yazıyorum, okuyorsun. Kimbilir ne dayanılmaz acılar içindesin sen de? Nasıl her yerini, orada bir sigara söndürülmüşcesine yakan özlemler içindesin. " Mümkün olsa hep yanında kalırdım" diyorsun. " Hiç senden ayrılmazdım, hep seninle olurdum" diyorsun. işte onun için sana hiç kızamıyorum ya! Bütün isyanım çaresizliklere, bu kahpe imkansızlıklara. bu mesafelere. bu zamana ve bu bizi çepeçevre kuşatan insanlara, onların pis kurallarına, beş para etmez inançlarına. O demir parmaklıklara, ağır kapılara, kalın zincirlere, o merhametsiz, çirkin gardiyanlara rağmen seni seviyorum. Anlatamıyorum


18. MEKTUP


En güzel beraberlik seninle olmak diyorum, nasıl en korkunç yalnızlık sensiz olmaksa... Biraz önce buradaydın. Aradan geçen zaman henüz kokunu bile dağıtamadı. Oturduğun koltukta ağırlığının izi duruyor. Dokunduğun her yerde sıcaklığın var, baktığın her şey de aydınlığın.



Gittin mi? Ben şimdi yalnız mıyım? Duvarlar üzerime yıkılıyor, yüzümde parçalanıyor aynalar, resim çerçeveleri. Tarifi mümkün olmayan bir boşluk içindeyim. Gözlerim kapıda, belki yine gelirsin diyorum. Uzaktan ayak sesleri geliyor. Sen değilsin gelen biliyorum, ama yine de bir ümit var içimde vazgeçemediğim.



Bir sigara yakıyorum ve seni arıyorum dumanın havada çizdiği şekillerde. Sonra ne yapacağını bilmeyen ellerime bakıyorum bir zaman. Ellerim hala ayrılırken ellerine temas etmenin hazzı içinde şaşkın ve kararsız. Oysa , o ellerle şimdi şiirler yazabilirim senin için, sana yokluğumun dayanılmazlığını anlatabilirim.



Zaman hayli ilerledi. Evine varmış olmalısın. Kulağım telefon sesinde. Beni aramanı bekliyorum. Telefonun her çalışında umutla uzanıyor ellerim ahizeye. Oysa hep bir başkası çıkıyor karşıma. Kahroluyorum. Senden başkasının varlığına değil, sesine bile tahammülüm yok artık. 



Ağır dayanılmaz saatler geçiyor. Nihayet senin sesin telefonda. Beni anlayan, o özlemli kısık sesin. < Nasılsın > derken bile yüreğimi heyecanla dolduran, kanımı tutuşturan sesini işitmenin sevinci sarıyor her yerimi. Hiç bitmesin istiyorum konuşmamız. Senden başka bir şey düşündüğüm yok, dünya umurumda değil. Konuşuyor konuşuyoruz ve < Allahaısmarladık> diyorsun. Sana düşündüklerimi söyleyemiyorum.< Ne olur, yine gel ve hiç gitme artık> diyemiyorum. Boğazıma bir şeyler düğümleniyor. Ellerimde soğuk, hissiz bir aletle yapayalnız kalıyorum. Biraz önce sesini bana ileten telefon düşmanım şimdi. 



Hırsla ve kinle bakıyorum bir zaman. Sonra sevdiğin bir plağı çalmak geliyor aklıma. Birden seviniyorum. Herşeye rağmen yine seninleyim, ne iyi. Beşinci senfoniyi dinliyorum. Odayı orkestranın güçlü, tanrısal sesi dolduruyor. Hiç ayrılmadığımıza ve ayrılmayacağımıza inanıyorum. Yüzyılların ardından bir Beethoven sesleniyor, isyan ediyor zamana. Ve sonra bir başka plakta Schumann ağlıyor, ben ağlıyorum, uzaklarda sen ağlıyorsun. Aşkın ve sanatın ölümsüzlüğüne bir kere daha inanıyorum.



Artık seni sevdiğime pişman değilim. 


19. MEKTUP


"Duyarlarsa" diyorsun. Duysunlar ne çıkar? Seven insanın bir suçlu gibi ezik olması neden? Sevmek ve sevilmek hakkımızı kullanıyorsak bundan kime ne? insan olarak aşktan başka övünecek neyimiz kaldı? Erdem yalan söylemek mi? Hırsızlık etmek mi? Katil olmak mı ? Yoksa esirleri fırınlarda yakmak mı erdem? Bir milletin gençliğini savaş meydanlarında yok etmek mi? Yalnız sofular mı erdemli bu dünyada? Çıkarını düşünenler mi namuslu? Aşka saygı duymayanlar utansın yaşadıklarına, sevenler değil. 



"Görürlerse" diyorsun. Oysaki kimse görmeyecek seninle seviştiğimizi. Bu doyulmaz zevki kimseye tattırmayacağız. Seni benden başka hiç kimseyle paylaşmaya razı değilim. Zaten sen bir bütünsün; bölünemezsin, paylaşılamazsın ki! Ben hep sevdim sana gelinceye kadar. Seni sevmeye hazırladım kendimi. ilk sevdiğim değilsin elbette, ama son sevdiğim olacaksın. Seni tanımadan önce yalnız sevmenin hazzıyla doluydu yüreğim, gururluydum, çünkü; seven bendim. Yalnız benim hakkımdı sevdiğimi yüceleştirmek, onu erişilmez yapmak, ölümsüz kılmak benim hakkımdı. Sevildiğimi, hele senin tarafından sevildiğimi anladığım anda gururum yok oldu. Aşkın büyüklüğü karşısında eridiğimi hissettim. 



" Anlarlarsa " diyorsun. Anlasınlar umurumda değil. Keşke anlayabilseler. Herkesin seni olduğun yerde görmesini, bilmesini isterdim. Ben sende yaşamanın kavramını buldum. iç aleminin sonsuz hazinelerini önüme serdiğin zaman anladım yaşadığımı. Güzelliğinin manyetik alanından dışarıya çıkamaz oldum. Hiç bir şeyden çekinme artık. Bak! Şimdi seninle vardığımız o yerde kimseler yok. Yıldızların erişilmezliğinde, duyguların sonsuzluğundayız. Zamanı aştık, en güzeli kendimizi aştık seninle. Onun için şimdi ilk defa beni sevmek hakkını sana tanıyorum. 



Anla, seni ne kadar sevdiğimi.... 


20. MEKTUP


Nerdesin? Günler var ki beni aramadın, yazmadın. Senden gelecek bir mektubu bekledim boşuna. Önceleri içim umutla dolu, postacının kapımı çalmasını bekledim. Satırlarınla aydınlanmasını bekledim bu karanlığın. Saatler saatleri, günler günleri kovaladı. Gitgide büyüdü verdiğin yalnızlık, yüreğim kahırla doldu. Ümit etmenin mutlu heyecanları, yerini tarifsiz bir hüzne bıraktı. Kocaman, kalabalık bir şehirde yapayalnız kaldım işte. Nerdesin?



Beni unuttun demiyeceğim. unutmadığını biliyorum.Ama düşün ki, benden uzaklaştığın her kilometre, sana olan sevgimi bir kat daha arttırdı. Senden başka bir şey düşünemez oldum. Geri döndüğün zaman , eminim şaşıracaksın. Böylesine mesafelerle büyüyen, zamanla derinleşen bir aşkın karşısında olmak kimbilir ne kadar değiştirecek seni.. Yüzünde pembelerin en güzeli, gözlerinde ışıkların en parlağı ile sevilmenin çok çok sevilmenin hazzını yudum yudum içeceksin. Sevilen bir kadının mutluluğunu seyredeceğim sende. Sevdiğim kadının ölümsüzlüğünü yaşayacağım.. Nerdesin?



Dün evinin önünden geçtim. Perdelerin kapalıydı, dolu doluydu gözleri pencerelerin. Kapın sanki bir daha hiç açılmayacak gibi kapanmıştı sokağın yüzüne. Kimbilir odalar, eşyalar ne haldeydi sensiz. Her dakika ayaklarının güzelliğiyle mest olan halılar ne yapıyordu şimdi? Ya kokuna ve sıcaklığına alışmış yatağın ne haldeydi? Baktım sen yoktun, duvarlar kararmıştı. Sokağından yaşayan bir ölü gibi geçtim ve bir hüzün anıtı halinde bıraktım evini. Nerdesin?



Meğer ne doldurulmaz bir derinlikmiş yokluğun. Kaderde bu sensizlik de varmış. Her insanın yüzünde sana benzeyen bir şey aramak da varmış. Sesini duymak varmış şarkılarda. bütün kitaplarda seni okumak varmış. Meğer ne dayanılmaz bir şeymiş yokluğun. Kağıtlara seni yazmak varmış, renk renk düşünmek varmış seni, çiçek çiçek koklamak varmış. Artık hiç yazmasan da olur hiç gelmesen de.. Meğer ne türlü bir ölümmüş yokluğun. 



Bir daha nerdesin demiyeceğim. Bendesin artık. Dudaklarımın değdiği kadehlerdesin. Serin yağmurlar getiren bulutlardasın. Kah denizlerdesin, kah rüzgarlardasın. Uzaktasın ama yine bu şehirdesin. 



Gittiğine inanmıyorum. Gel demiyeceğim.


21. MEKTUP


Kalabalığın arasında bir Robenson gibiyim. Oysa çevrem her çeşit insanla dolu. Kimi gösterişli, alabildiğine mağrur, kimi ezik ve yılgın. Kimi de boş vermiş her şeye, gününü gün etmekten başka düşündüğü yok. 



Şu adamı geçen yıl tanıdım; söylediğine bakılırsa, beni hiç kimse ondan fazla sevemezmiş. Oysa ki istediği fiyat verilirse dostluğunu derhal satmaya hazır olduğunu biliyorum. Fakat bile bile aldanmak da güzel. En feci şey insanın artık aldanmayacağı yere gelmesi. işte ilk ölümümüz orada başlıyor. 



Ya öteki adam? O da dediğine göre en sadık ve vefalı dostlarımdan birisidir. Yanındayken bana iltifatlar yağdırdığına falan bakmayın. Ben gider gitmez arkamdan atıp tuttuğunu biliyorum. Fakat derim ya bile bile aldanmak güzel. 



işte bir başkası daha; Her halinden, samimiyet fışkıran bir adam. Karşılaştığımız yerde en gürültülü bir şekilde sevgisini açığa vurmaktan hoşlanır. En büyük zevklerinden birisi de beni dostlarıyla tanıştırmaktır. Bundan aşırı bir gurur duyar. Fakat söylemediğim sözleri, yapmadığım şeyleri uydurup yaymakta da bir eşi yoktur bay Samimiyetin. 



Ve daha niceleri bay Canayakın, bay Hüsnüniyet, bayan Şiir Sevgisi, bayan Hayranlık, hepsi hepsi benim dostlarımdır. Bir dediğimi iki etmezler görünüşe bakılırsa. Oysa ki ben her zaman her yerde yalnızımdır. Bir çok şölenlerde benim yerime adım oturur sandalyeye. Bütün ilgi adıma karşıdır. Adım sevilir adım övülür, adım alkışlanır. 



Sen yalnızlığın bu türlüsünü bilmezsin. Çepçevre bir ilgi çemberi ile sarıldığı anda kişinin aslında nasıl bir yalnızlık kuyusuna düştüğünü göremezsin. Ün yapışık kardeş gibidir. Kurtulamazsın kaçamazsın ondan. Kendi hayatını yaşayamazsın. Sen bile beni yalnız ben olduğum için sevemezsin artık. Adımı benden ayıramazsın. Çevremdeki bütün insanlar aslında büyük yalnızlığımın şahitleri bence. Ya da oynadığım yalnızlık dramının seyircileri. Gözlerinden anlıyorum, biraz sonra hepsi sıkılmaya başlayacak, birer birer terkedecekler salonu. Perde indiği zaman birkaç meraklıdan başka kimse kalmayacak. 



Sen yalnızlığın bu türlüsünü bilmezsin işte. Ve asıl bilmediğin en büyük yalnızlık da senin verdiğin yalnızlıktan başka bir şey değil. Senin yokluğundan gelen o yalnızlık olmasa, öbür yalnızlıklar bana bu kadar koymazdı. 


22. MEKTUP


Senin için zalim dediler, demek zulmün de bu kadar güzeli olurmuş diye düşündüm. Oysa bütün zalimlere karşı kinle doluydu içim. Ben hiçbir zulme baş eğmedim, zalimlerden yana olmadım. Seni en istediğim anda gelmemen, geldiğin zaman da bana acıların en büyüğünü tattırman belki zulümden başka birşey değil. Fakat ne yapayım ki onu bile yakıştırabiliyorsun. 



Çoğu zaman nasıl olsa öldüreceği avına gururla bakan bir panterin vahşi bakışı var gözlerinde. içinde ta derinde zulmün kıvılcımları yanıp sönerken bile sana kızamıyorum, senden nefret edemiyorum. insanı büyülüyorsun. Başdöndüren güzelliğinin karşısında asıl büyük zalimin tanrı olduğunu düşünüyorum ister istemez. 



Senin için < yalan söylüyor > dediler. Kimse farkında değil dudaklarında yalanın ne kadar güzelleştiğinin. Yalansız bir seni düşünmeye imkan var mı? Senden gelen bütün yalanlara razıyım. < Seni seviyorum > dediğin zaman, yalan söylemiş olsan bile, bu sözü bütün gerçeklere değişmeye hazırım. Hiç bir yalan bu kadar sevimli ve manalı olmamıştır dünya kurulduğundan beri. Yalan; senin dudaklarında aydınlık, pembe şafaklara benzer. Sen yalan söylerken gözlerin, gökyüzünün sonsuz karanlığında parlayan yıldızlar gibidir. Sen söylediğin yalanlarla varsan; ben bütün gerçekleri senin bir tek yalanına feda edebilirim. Sana < yalan söylüyor > diyenler; eşşiz dudaklarında yalanın ne kadar güzel olduğunu bilmeyenlerdir. 



Sana < kalpsiz > dediler. Üç milyar insanın yaşadığı bu dünyada çarpan bir tek kalp varsa o senin kalbindir. Bir tek kalp varsa ; iyilik diyen, güzellik diyen. aşk diyen o senin kalbindir. Bir tek kalp varsa yeryüzünde beni seven yine senin kalbindir o. Bütün zulümlerine, bütün yalanlarına rağmen beni sevdiğini biliyorum. ikimizi çepçevre kuşatan çaresizlikler içinde kalbin hala çarpıyorsa beni sevdiğin içindir. Yoksa aslında bu yalan ve zalim dünyada yaşanmaya değer bir tek dakikanın bile var olduğuna inanmak gerçekten imkansız bir şey. 



Aşkın seni sevmek olduğunu benden başka bilen varmı söyle? Seni zulümlerinle, yalanlarınla kim bunca ilahlaştırabilir söyle? Söyle, sevdiğim benim, ömür boyunca seveceğim benim; zulümsüz, yalansız bir dünyada yaşanır mı söyle?


23. MEKTUP


Seni kıskanıyorum. içimde gururdan eser yok artık. Kıskançlığımın başladığı yerde yüreğim tertemiz oldu, aydınlandı, pırl pırıl şimdi. Gururum, zaman zaman benliğimi saran kendimi beğenmişliğim, güvenim ve inançlarım; hep seninle yaptığım savaşta yenildiler. Bir kıskançlık hissi kaldı içimde dipdiri ve her zamankinden daha güçlü. Kazandığın savaş onu da yenebildiğin anda bir zafer olacak, ancak o zaman " kazandım" diyeceksin. Fakat ben o duygunun, bende fethedemediği o son kalenin asla düşmeyeceğine inanıyorum. 



Bütün çabaların boşa gidecek, seni sevdikçe kıskanacağım. Bir gün beni sevmemen bile bu savaşa tesir etmeyecek. O zaman asıl büyük yenilgiye doğru sen gideceksin. Sevgimi karşılıksız bırakman bana attığın son kurşun olacak. Açacağın büyük yaraya rağmen yıkılmayacağım, ölmeyeceğim anlıyor musun? Yine seni sevmeye, yine seni kıskanmaya devam edeceğim. 



Beni tanımadan önce yaşadığın yıllar var ya; onları da kıskanıyorum. Düşün bensiz yaşayacağın bir dakikaya bile tahammülüm yok artık. Bir gün güzel bileğindeki küçük saati parçalayabilirim, bensiz bir zamanı sana bildirdiği için. Mümkün olsa bütün o dakikaları, o günleri sana yeniden yaşatmak isterdim. 



Sana kıskanılmış zamanlar, mesafeler ötesinden seslenmek ne acı bilemezsin. Seni gören, güzelliğini arzulu bakışlarla seyreden insanların da bu dünyada yaşadığını düşünmek ne korkunç bir şey anlayamazsın. Hele seni başkaların da sevdiğini ve seveceğini bilmek ne türlü bir ölümdür düşünemezsin. 



Kıskançlığım bir hayvanın dişisini kıskanması değil. Mayamızda olan arzunun ötesinde bir şey bu. Ebediyyen sahip olmak hissinin çok üzerinde bir ölümsüzlük çabası, bir sonsuzluk duygusu... 



Seni kıskanıyorum. Verdiğin huzursuzluğa rağmen bir kadını kıskanmanın büyük huzuru içindeyim. Oysa ben seni tanıyıncaya kadar kıskançlığı daima ilkel bir duygu olarak düşünür, reddederdim. Bu kadar değer bir insanı tanımamış olamanın verdiği eziklikten gelirdi. Şimdi o ezikliğin yerine bir kabına sığamamak var içimde, taşmak var. Sevginle tamamlandımsa verdiğin kıskançlıkla bütünlendim. 



Hep böyle kıskançlığımı besleyecek kadar güzel kal...


24. MEKTUP

Ne seni unutabiliyorum , ne senden kalanları.


Başımın içinde bir kanser tümörü gibi büyüyor büyüyorsun. Seni unutamamanın verdiği acılara dayanamıyorum artık. Unutamamanın bu kadar kahredici, çıldırtıcı olduğunu bilmezdim. Her yerde, her zaman benimle birliktesin, işin kötüsü her şey seni hatırlatıyor. Kalabalıkta gelişigüzel söylenmiş bir söz bile yetiyor seni düşünmeme. Yalnızlığımda ise sesin kulaklarımda çınlıyor. Avuçlarının serinliğini hissediyorum alnımda. Yaşanmış zamanlar bir film şeridi gibi geçiyor hafızamdan. Anılarımızı en küçük noktasına kadar birer birer hatırlıyorum. işte o zaman; bu seni unutamayan başı, duvarlara vura vura parçalamak geliyor içimden. 



Renklerin, kokuların, seslerin ve ışığın bile seni hatırlattığı bir dünyada yaşamak, harikulade bir şey olurdu belki. Ama sen de unutmasaydın. Beni unutmadığını sevdiğini bilsem her şeye katlanırdım. Unutamamanın biriktirdiği o dayanılmaz acılar, unutulmamanın vereceği eşsiz mutluluğun içinde erir, kaybolurdu. Sevmek bir bakıma unutamamağa mahkum olmaktır. Sevilmemişsek; bir de unutulmaya mahkum oluşumuz var en hazini. insan, unutabildiği kadar güçlüyse; unutamadığı ölçüde yıkık ve ezik kalıyor. 



Beni sev demiyeceğim, ama onuda sevmemeliydin. ikimiz de olduğun yerden çok uzağız. Güzelliğinin, büyüklüğünün yanında biz neyiz ki? Unutulmak; ikimize de kadehlerden tattıracağın bir içki olmalıydı. O içkinin sefil sarhoşluğu içinde seni düşünmeli, hep seni özlemeliydik. Unutamamak, sarhoşluğumuzu kamçılayan bir kırbaç olmalıydı. Gitgide işleyen, büyüyen bir yara olmalıydı tenimizde. Unuttuğunu her ikimizde bilmeli, fakat seni hiç unutmamalıydık. Oysa şimdi unutulan da benim, unutamayan da. Ancak, bir kurşun atımı uzaktasın benden, biliyorum ve ciğerlerime saplanmış bir kurşun gibisin hala. Seni çıkarıp atmak da elimde değil, sana gelmek de... 



Gelsen ne değişecekti ki? Beni hatırlayacak mıydın? Hatırlasan da sevinecek miydin gelişimden? Gözlerinin içi gülecek miydi? Hiç konuşmadan < ben de seni özledim > diyebilecek miydi ellerin? Hayır, değil mi? Öyleyse hiç gelmeyeceğim sana. Böylesi daha iyi.. Gün oluyor; seni unutabilmek için bu şehirden çok uzaklara gitmek istiyorum. Sokaklar, evler, caddeler, vitrinler seni hatırlatmasın diye. Gün oluyor; anlıyorum senden ve bu şehirden kaçmanın faydasızlığını. Çünkü; biliyorum nereye gitsem benimle geleceksin, ya da gittiğim her yerde senden bir şey olacak. 



Sen unuttun fakat unutulmadın. Bense unutulduğumu biliyor, fakat unutamıyorum. inan, unutabildiğim gün seni yeniden ve daha çok sevmeğe başlayacağım... 


25. MEKTUP


Bugün bendeki resimlerini ve mektuplarını yakıyorum. Küllerini sana göndereceğim. 



işte! Hepsi önümde duruyor. Şu resim çekilirken karşında ben vardım, hatırladın mı? Üzerini < Seni daima seveceğim > diyerek imzalamışsın. Bu seni en çok anlatan resimdi biliyorum. Bana en yakın olduğun resimdi... Karşında ben vardım, gözlerin gözlerimdeydi... için benimle doluydu, bakışların gibi. Önce bu resmini yakacağım, bu en çok sen olan resmini. Sonra da diğerlerini yakacağım. Hepsi birer birer kıvrılıp kül olacak sonunda. 



Ya mektupların? Her birini çok çok öptüğüm mektupların... Satır satır içimde çakılı duran mektupların. Onlar da yanacak. Senden madde olan hiçbir şey kalmasın bende, istemiyorum. içimde bıraktığın eziklik yeter artık. Artık seninle değil, verdiğin acılarla avunacağım. Seni bütün arzuların üzerinde, bütün özlemlerin ötesinde seveceğim artık. Sensiz bir dünya yaratacağım senden. Dünya duracak ama sen durmayacaksın. Zaman bitecek, ama sen bitmeyeceksin. Bir gün bütün çiçekleri solacak bahçelerin, yıldızlar ışık vermeyecek, güneş doğmayacak hiç. Ama sen solmayacaksın, sen eksilmeyeceksin. Seni maddenin dışına çıkarıyorum. Ölümsüzlüğün kapılarını açıyorum sana.. Anlamıyor musun? 



Daha düne kadar her yerini ayrı ayrı seviyordum. Ellerini tuttuğum zamanlar ürperirdim, başım dönerdi gözlerine bakınca. Dudakların her öpüşte yeniden dünyaya getirirdi beni. Al işte, hepsini sana bırakıyorum. Güzelliğin de senin olsun dişiliğin de.. Göreceksin, bir gün her yerin şu mektuplar, şu resimler gibi kül olup dağılacak. Bir tel bile kalmayacak saçlarından. Niceleri gibi sen de göçüp gideceksin bir gün.. Önce güzeliğin terk edecek seni. Ellerin buruşacak, belin bükülecek, ak pak olacak saçların. Boş bir çuvala döneceksin. Gözlerinde o vahşi pırıltı kalmayacak, bütün ateşi sönecek dudaklarının...Ama ben o halinle bile seni terketmeyeceğim. Çünkü benim içimde hep bugünkü gibi kalacaksın. Taptaze, sımsıcak ve korkunç güzel! Yalnız benim gözlerimde bir manası olacak bakışlarının. Ben yok olduğum zaman da satırlarımda yaşayacaksın. Hiç ihtiyarlamadan, hiç değişmeden, hiç tükenmeden... Adım adınla anılacak, adın adımla.. 



Mektuplarınla resimlerini yakacak gücü kendimde bulamasam, o zaman da kendimi yakardım. Şu herkeste seni gören gözlerimi, şu her yerde sana koşan ayaklarımı ve şu her zaman sana yazan ellerimi yakardım. Tenimden yükselen alevler ta Allaha kadar uzanır, ona çaresizliğimi anlatırdı. Seni güçsüz, zayıf bir insan tarafından sevilmenin hayal kırıklığına uğratmamak için, şimdi benim yerime, senden kalanları yakacağım. Ben yaşadıkça, varlığım bütün çaresizliklere meydan okuyacak. Unutma; seni sevdiğim için ölebilirdim, seni sevdiğim için yaşayacağım. Biraz sonra mektuplarınla resimlerni tutuşturacak bir kibrit çöpü gibi çekiliyorum hayatından. Her şeyiyle onu sana bırakıyorum. Hayatın senin olsun. istersen hayatım da.. Ama sen kendinin bile olamayacaksın artık. Ben yaşadıkca, adım söylendikçe... 


Seni bensizliğe ve kendimi sana mahkum ediyorum..

İstanbul, Haziran- Eylül 1962
         
                                                    Ümit Yaşar OĞUZCAN

    Şimdide benim Minsk'te okuduğum bir hikayeyi koymak istiyorum bloğuma. İlk önce ben de duyduğumda çocuk masalı zannetmiştim, ama orada tanıdığım iki Belaruslu kız bana kitabın ve hikayenin çocuklara yönelik olmadığını, aslında bizlere de çok önemli mesajlar verdiğini anlattılar. O heyecanla hikayeyi o gece internetten okudum ve sayfalarca not aldım. İsteyen arkadaşlarım bu vereceğim sitelerden İngilizce "The Little prince" ve rusça versiyonlarına "Маленький принц"
 ulaşabilirler. Bir nefeste okuyun, pişman olmayacaksınız.  Aşağıdaki de Türkçe versiyonu...

KÜÇÜK PRENS

I
Alti yaşimdayken, ilk çagin ormanlarini anlatan “Gerçek Öyküler” adli bir kitapta çok güzel bir resim görmüştüm.
Bir boa yilani avini yutmak üzereyken resmedilmişti Işte bu çizimin bir kopyasi:
Küçük prens
Kitapta şunlar yaziliydi: “Boa yilani avini çignemeden, bütün olarak yutar ve hareket edemez hale gelir. Sonra da onu sindirebilmek için alti ay boyunca uyur.”
Bu orman maceralari üzerinde uzun uzun düşündüm, sonra renkli bir kalemle ilk resmimi yapmayi başardim. 1 No’lu resmim işte şöyle bir şeydi:
Küçük prens
Şaheserimi büyüklere gösterdim ve korkup korkmadiklarini sordum. Ama onlar:”Korkmak mi? Bir şapkadan niye korkalim ki?”dediler.
Oysa çizdigim resim bir şapkaya ait degildi. Koca bir fili sindirmekte olan bir boa yilanini çizmiştim ben. Neyse, büyükler anlayabilsin diye başka bir resim daha çizdim. Bu kez boa yilaninin midesindeki fili açik seçik göstermiştim. Şu büyüklere hep açiklama yapmak gerekiyor. Ikinci resmim ise şöyle bir şey oldu:
Küçük prens
Bu kez büyüklerin cevabi boa yilanini içten ya da diştan çizmeyi bir yana birakip, cografya, tarih, aritmetik ve gramerle ilgilenmemi tavsiye etmek oldu. Böylece alti yaşimdayken resim kariyerimi terk etmek zorunda kaldim. Ilk iki resmimin başarisiz olmasi beni hayal kirikligina ugratmişti Büyükler kendi başlarina hiçbir şeyi anlayamiyor, çocuklar ise ayni şeyin tekrar tekrar anlatilmasindan sikiliyorlardi.
Bu yüzden başka bir meslek seçmek zorunda kaldim ve pilot oldum. Dünyanin hemen hemen her yerine uçtum. Dogrusunu isterseniz, cografya bilgilerim çok işime yaradi. Şimdi bir bakişta Çin ile Arizona’yi birbirinden ayirabiliyorum. Ayrica gece vakti kayboldugunuzda cografya çok işinize yarar.
Neyse, meslegim geregi , yaşamim boyunca birçok önemli insanla bir arada bulundum. Büyüklerle çok vakit geçirdim. Ama korkarim bu yakin ilişkiler bile benim onlar hakkindaki düşüncelerimi degiştirmedi.
Ne zaman yeterince zeki oldugunu düşündügüm biriyle karşilaşsam, ona hemen 1 No’lu resmimi gösterdim. (Bu resmi hep yanimda taşiyordum, çünkü ilk deneyimimdi.) Bakalim onu gerçekten anlayabilecek miydi. Ama hepsi bunun bir şapka oldugunu söylediler. Bu yüzden ben de boa yilanlarindan, ilk çagdaki ormanlardan, ya da yildizlardan bahsetmeyi birakip onlarin seviyesine indim. Onlarla briç, golf, politika ve boyun baglari hakkinda konuştum. Böylece bu yetişkinler benim gibi duyarli biriyle karşilaştiklari için mutlu oldular.
II
Işte böyle. Çevremde gerçek sohbetler yapabilecegim hiç kimse olmadan, tek başima yaşadim. Ta ki alti yil önce Sahara Çölü’nde uçagim kaza yapincaya dek. Motorum arizalanmişti. Yanimda ne bir teknisyen, ne de bir yolcu olmadigi için, onu kendim tamir etmek zorundaydim. Bu işin güç olacagini biliyor, ama sonunda başaracagimi umuyordum. Bu bir ölüm kalim meselesiydi. Yanimda bana ancak bir hafta yetecek kadar su vardi.
Çöldeki ilk gecem kumlarin üzerinde uyuyarak geçti. Buraya en yakin yerleşim yeri 1600 kilometre uzaktaydi. Deniz kazasi geçirerek okyanusun ortasinda kalakalmiş bir denizciyi düşünün. Benim durumum böyle bir denizciden çok daha vahimdi. Şimdi güneş dogarken ciliz, tuhaf bir sesin beni uyandirmasina ne kadar şaşirdigimi tahmin edebilirsiniz. Bu ses:
“ Lütfen bana bir koyun resmi çizin” diyordu.
“Ne?”
“Bana bir koyun resmi çizin”
Yerimden siçradim. Şimşek çarpmişa dönmüştüm. Gözlerimi ovuşturdum ve dikkatle etrafima baktim. Ne gördüm dersiniz? Şaşilacak derecede küçük bir erkek çocugu gözlerini dikmiş, ciddi ciddi bana bakiyordu. Gördügünüz bu resmi sonradan yaptim. Onun çizebildigim en iyi resmiydi. Ama kesinlikle gerçeginin yarisi kadar bile güzel olmadigini söylemeliyim.
Küçük prens
tabii ki bu benim suçum degil. Alti yaşimdayken büyükler yüzünden resim kariyerime son vermek zorunda kalmiş, boa yilanini diştan ve içten gösteren resimler dişinda hiçbir şey çizmeyi ögrenememiştim.
Orada büyük bir şaşkinlik içinde kalakalmiştim. En yakin yerleşim yerine 1600 kilometre uzakta oldugumu unutmayin.
Gel gelelim, bu küçük delikanli hiç de kaybolmuş, yorgunluktan bitip tükenmiş, açliktan, susuzluktan ve korkudan ölmüş gibi görünmüyordu. Yerleşim yerlerinden binlerce kilometre uzakta, çölün ortasinda kaybolmuş bir çocuga hiç benzemiyordu.
Nihayet agzimi açabildim ve ona:” Peki ama, burada ne yapiyorsun sen?” diye sordum.
Sorumu yumuşak, ciddi bir sesle yanitladi: “Lütfen bana bir koyun çizin.”
Merakim öyle güçlüydü ki, istedigini yapmaya karar verdim. Öyle bir durumda bu yaptigim bana ne kadar saçma gelse de, cebimden bir parça kagitla bir kalem çikardim. Fakat aniden egitimimi cografya, tarih, aritmetik ve gramer üzerine yaptigimi hatirladim. Bu yüzden de küçük delikanliya (biraz da kizgin bir şekilde) resim çizmeyi bilmedigimi söyledim.
“Bunun önemi yok. Bana bir koyun resmi çizin” dedi.
Daha önce hiç koyun resmi çizmemiş oldugum için, ona boa yilaninin diştan görünüşünü temsil eden ilk resmimi çizdim. Duydugum şey beni hayretler içinde birakti: ”Hayir, hayir! Ben fil yutmuş bir boa yilani istemiyorum. Boa yilani çok tehlikeli bir hayvandir, fil ise hantaldir. Benim yaşadigim yerde her şey çok küçük. Bana bir koyun lazim. Bana bir koyun resmi çizin.”
Ben de çizdim.
Küçük prens
Resme dikkatle bakti ve “Yoo! Bu çok hasta bir koyun. Bana başka bir tane çizin” dedi.
Bir tane daha çizdim.
Küçük prens
Küçük dostum kibarca ve hoşgörülü bir tavirla:”Bu bir koyun degil, bir koç, bak boynuzlari var...” dedi.
Bir çizim daha yaptim, ama bu da digerleri gibi kabul edilmedi.
Küçük prens
“Bu çok yaşli. Ben uzun süre yaşayacak bir koyun istiyorum.”
Sabrim tükenmek üzereydi. Bir an önce motoru tamir etmeye başlamam gerekiyordu. Ben de şu resmi karaladim:
Küçük prens
Sonra da bunu ona açikladim :” Bu sadece bir kutu. Istedigin koyun kutunun içinde.”
Ama küçük adamin gözlerinin parladigini görünce çok şaşirdim. “Evet ben de tam böyle bir şey istiyordum. Sence bu koyuna çok ,fazla çimen gerekir mi?”
“Neden sordun?”
“Çünkü benim yaşadigim yerde her şey çok küçüktür.”
“Bence ona yetecek kadar çimen vardir. Sana oldukça küçük bir koyun çizdim.”
Kagidin üzerine egilerek:” O kadar da küçük degil. Bak, uykuya yatmiş”dedi.
Işte küçük prensle böyle taniştim.
III
Küçük prens
Nereden geldigini ögrenmem oldukça uzun sürdü. Bana bu kadar çok soru soran küçük prens, benimkileri hiç duymuyordu. Neyse ki sordugu sorularin cevaplarini biliyordum. Şu saçma dünyada oradan oraya dolaşmak işe yaramişti.
Örnegin, uçagimi ilk gördügünde “Şu nesne de nedir?” diye sormuştu. (Ne yazik ki size uçagimi çizemeyecegim, çünkü bana göre oldukça karmaşik bir şey bu.)
“ O bir nesne degil, benim uçagim. Gökyüzünde uçar.”
Ona uçabildigimi söylemekten de gurur duymuştum dogrusu. Bunun üzerine “ Ne? Yani gökten mi düştün?” diye haykirdi.
“Evet dedim alçakgönüllü bir tavirla.
“ Ah ne eglenceli.” Sonra da kahkahalarla gülmeye başladi küçük prens. Bu çok canimi sikmişti. Talihsizligimle alay edilmesinden pek hoşlanmam.
“ O halde sen de gökyüzünden geliyorsun” dedi. “ Peki hangi gezegenden?”
Bir şey yakaladigimi anlamiştim ve hemen onu sorguya çektim.
“ Yani sen başka bir gezegenden mi geldin?”
Ama soruma cevap vermedi. Kibarca başini salladi. Bir yandan da bakişlariyla uçagimi inceliyordu.
“Bununla pek fazla uzaktan geliyor olamazsin...”
Gözleri daldi. Uzun bir süre sonra cebinden çizdigim koyun resmini çikararak bu yeni hazinesini incelemeye koyuldu.
Bu ‘ başka bir gezegen’ konusunda bana kesin bir cevap vermemesinin merakimi nasil artirdigini tahmin edebilirsiniz. Tabii ki ben de daha fazlasini ögrenmeye çaliştim.
“ Nereden geliyorsun sen küçük dostum? Sözünü ettigin bu ‘benim yaşadigim yer’ neresi? Çizdigim koyunu nereye götüreceksin?”
Bir süre düşündükten sonra şöyle dedi: “ Çizdigin koyunun en iyi yani ne biliyor musun? Geceleyin onu ev olarak kullanabilecek.”
“ Elbette. Hem iyi bir çocuk olursan sana onu baglaman için bir ip ve bir direk de çizerim.”
Ama küçük prens bu söylediklerime çok şaşirmişti.
“Baglamak mi? Ne komik bir fikir!”
“Ama eger onu baglamazsan başiboş kalir ve kaybolur.”
Küçük dostum yine kahkahalara boguldu. “Ama nereye gidebilir ki?”
“ Her yere, burnunun dogrusuna...”
Bunun üzerine küçük prens ciddi bir tavirla: “Bir şey olmaz. Benim yaşadigim yerde her şey öyle küçük ki... “ dedi.
Ve ardindan, belki de biraz üzüntüyle, ekledi: “ Orada burnunun dogrusuna giden birisi, pek fazla uzaklaşamaz.”
Küçük prens
IV
Böylece önemli bir şey daha ögrenmiş oldum. Geldigi gezegen bir evden daha büyük degildi.
Ama aslinda bu beni pek de şaşirtmadi. Dünya, Jüpiter, Mars ve Venüs gibi büyük gezegenlerin haricinde isimsiz yüzlerce gezegen oldugunu biliyordum. Bu gezegenlerin bazilari öyle küçüktür ki, onlari teleskopla bile fark etmek güçtür. Gökbilimciler bunlardan birini keşfettiklerinde, ona isim yerine bir numara verirler. Örnegin, ‘ Asteroid 325’ derler ona.
Küçük prens
Küçük prensin geldigi gezegenin Asteroid B-612 oldugunu zannediyorum. Böyle düşünmek için iyi nedenlerim var. Bu asteroid yalnizca bir kez, bir Türk gökbilimci tarafindan 1909 yilinda görüldü. Gökbilimci bu keşfini bir Uluslararasi Astronomi Kongresi’nde açikladi. Ama tuhaf giysileri yüzünden kimse ona inanmadi. Büyükler böyledir işte.
Küçük prens
Neyse ki, bir Türk diktatörü ölüm döşegindeyken halkinin Avrupa tarzi kiyafetler giymesini emretti ve gökbilimci bu keşfini 1920 yilinda, şik bir kiyafet içinde yeniden sergiledi. Bu kez keşfini herkes kabul etti.
Küçük prens
Asteroid-B-612 hakkindaki bu açiklamalari sadece büyükler için yapiyorum. Onlar şekillerden hoşlanirlar. Onlara yeni taniştiginiz bir arkadaştan bahsetseniz,asla en önemli sorulari sormazlar. Size arkadaşinizin sesinin nasil oldugunu, hangi oyunlari tercih ettigini, ya da kelebek koleksiyonu yapip yapmadigini hiçbir zaman sormazlar. “ Kaç yaşinda? Kaç kardeşi var? Babasi kaç lira kazaniyor? “ gibi şeyler sorarlar. Ancak bunlari bildiklerinde onu tanimaya başladiklarini düşünürler.
Onlara “ Pembe tuglalardan yapilmiş bir ev gördüm, pencerelerinin kenarinda sardunyalar, çatisinda güvercinler vardi” diyecek olsaniz, böyle bir evi hayal edemezler bile. Onlara “ Yüz bin dolar degerinde bir ev gördüm “ demeniz gerekir. O zaman “ Ah, ne kadar güzel bir ev! “ diyeceklerdir.
Işte böyle. Bu yüzden de onlara “ Küçük prens çok güzeldi, kahkaha atiyordu ve bir koyun istemişti. Işte bunlar onun var oldugunun kanitidir “ deseniz, omuzlarini silkecek ve size çocuk muamelesi yapacaklardir. Ama “ Onun geldigi gezegen Asteroid B-612 “ derseniz, size inanacaklar ve sorular sormaya başlayacaklardir. Onlar böyle işte. Bu zayifliklarindan yararlanmak dogru olmaz. Çocuklarin yetişkinlere karşi daima anlayişli olmalari gerekir.
Ama yaşami gerçekten anlayan bizlerin, şekillere ihtiyaci yoktur. Hikayeme masal anlatir gibi başlayabilirdim. “ Bir zamanlar bir küçük prens vardi, kendisinden pek de büyük olmayan bir gezegende yaşardi ve bir arkadaşa ihtiyaci vardi “ diyebilirdim. Hayati gerçekten anlayan bizler, bunu daha gerçekçi bulurduk.
Kitabimin baştan savma okunmasini istemedigimden, küçük prensle ilgili anilarimi yazarken çok zorluk çektim. Bu küçük arkadaşim koyunuyla birlikte gittiginden bu yana tam alti yil geçti. Onu tarif etmeye çalişiyorum, çünkü onu unutmak istemiyorum. Insanin bir dostunu unutmasi üzücüdür. Herkes bir dost sahibi olmayabilir. Ve eger onu unutursam, şekillerden başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen yetişkinlere benzerim.
Işte bu yüzden bir kutu boya kalemi ve birkaç kurşun kalem aldim. Benim yaşimdaki biri için, özellikle de alti yaşindayken yaptigi, içten ve diştan iki boa yilani resmi dişinda hiçbir şey çizmemiş bir adam için yeniden resim yapmaya başlamak oldukça güç bir iş. Resimlerimin mümkün oldugu kadar gerçekçi olmasina çalişacagim. Ama bunu başarabilecegimden emin degilim. Bir çizim gayet iyi giderken, diger bir çizim gerçegine hiç benzemiyor. Küçük prensin boyu konusunda da hatalar yapiyorum. Bazen küçük dostum oldugundan daha uzun boylu, bazen de daha kisa görünüyor. Giysisinin renginden de emin degilim. Bu yüzden de elimden gelenin en iyisini yapip, el yordamiyla iyi kötü bir şeyler çikarmaya çalişacagim.
Bazi önemli detaylari da yanliş çizebilirim, ama beni bagişlamalisiniz. Küçük dostum bana hiçbir şeyi açiklamadi. Herhalde benim de kendisi gibi oldugumu saniyordu. Ama ne yazik ki ben kutuya baktigimda koyunlari göremiyorum. Belki de yetişkinlere bir parça benziyorum. Yaşlaniyorum.
V
Biz yine hikayemize dönelim. Orada geçirdigim her gün, küçük prensin gezegeni , oradan ayrilişi, yolculugu hakkinda yeni şeyler ögrendim. Çok yavaş oluyordu bu. Baobap felaketinden ( Baobap agaci Hindistan ve Seylan’da yetiştirilir. Geniş gövdesi ve kabuklu, büyük, yenebilen meyveleri vardir.) ancak üçüncü gün haberim olmuştu. Bunu yine çizdigim koyuna borçluydum. Çünkü bu konuda ciddi bir şüpheye kapilan küçük prens bana aniden: “Koyunlar küçük çalilari yerler, öyle degil mi? “ diye sormuştu.
“ Evet, bu dogru “ dedim.
“ Bunu duyduguma sevindim.”
Bu konunun neden bu kadar önemli oldugunu anlamamiştim. Küçük prens : O halde baobaplari da yerler mi? “ diye sürdürdü sorusunu.
Ona baobaplarin küçük çalilar olmadigini, birkaç katli bina büyüklügündeki agaçlar oldugunu anlattim. “ Yaninda bir fil sürüsü götürsen bile, tek bir baobap agacini yiyip bitiremezler “ dedim. Küçük prens bu ‘fil sürüsü’ lafina kahkahalarla güldü. “ Götürdügüm filleri
Küçük prens
üst üste dizmem gerekirdi “ dedi. Sonra bilgiç bir tavirla: “Baobaplar da başlangiçta küçüktürler “ diye ekledi. “ Elbette öyle. Peki ama koyunun bu küçük baobaplari yemesini neden istiyorsun?
Sanki burada anlaşilmayacak bir şey yokmuş gibi “ Hadii, yapma! “ dedi. Benimse, bunun ne anlama geldigini çözebilmek için bir hayli düşünmem gerekmişti.
Her gezegende oldugu gibi, küçük prensin gezegeninde de yararli ve zararli bitkiler vardi anlaşilan. Yararli tohumlari yararli bitkiler, zararli tohumlari ise zararli bitkiler meydana getiriyordu. Ama tohumlar görünmezdirler. Topragin derinliklerinde uyurlar. Sonra bir gün bir tanesi uyanmaya karar verir. Önce ürkek ürkek gerinir. Sonra yüzünü güneşe çevirmiş sevimli bir filiz olarak çikar ortaya. Bu haliyle tamamen zararsizdir. Eger bu bir turp filizi ya da gül fidaniysa, diledigi gibi büyümesine izin verilir. Yok eger yabani bir bitkiyse, derhal sökülmelidir. Işte küçük prensin gezegeninde de böyle zararli tohumlar vardi. Bunlar baobap tohumlariydi. Küçük gezegenin her yerini istila etmişlerdi. Eger bir baobap filizini zamaninda sökmezseniz, ondan bir daha asla kurtulamazsiniz. Gezegenin her yerini kaplar. Kökleri topragin derinliklerine dogru ilerler. Eger gezegeniniz çok küçükse ve baobaplar da fazlaysa, o zaman gezegen patlayabilir.
“ Bu bir terbiye meselesi “ demişti küçük prens daha sonralari. Sabahleyin kendi bakiminizi yaptiktan sonra, sira gezegenin bakimina gelir. Bunu büyük bir dikkatle yapmalisiniz. Küçük baobap filizleri gül fidanlarindan ayirt edilebilecek kadar büyüdüklerinde, onlari sökmelisiniz. Bu sikici bir iştir, ama oldukça kolaydir.”
Küçük prens
Sonra bir gün bana, tüm bu konuştuklarimizi anlatan bir resim çizmemi ögütledi. Böylece benim yaşadigim yerdeki çocuklar bunlari anlayabilecekti. “Eger bir gün seyahate çikarlarsa, bunlari bilmek işlerine yarayabilir. Bazen insan bu günkü işini yarina birakabilir. Ama baobaplar konusunda bunu yaparsaniz, sonuç felaket olur. Tembel bir adamin gezegeninin baobaplar tarafindan istila edildigini biliyorum ben.”
Küçük prens
Bu gördügünüz resmi küçük prensin tariflerine göre yaptim. Ögüt vermekten pek hoşlanmam. Ama herkes bir gün yolunu kaybedip bir asteroide düşebilir ve baobap tehlikesiyle karşi karşiya gelebilir. Bu yüzden, bir seferlik bunu yapacagim ve: “ Çocuklar! Baobaplara dikkat edin! “ diyecegim. Bunu yapmamin sebebi, benim gibi baobap tehlikesinden haberdar olmayan dostlarimi uyarmaktir. Bu yüzden de bu resim üzerinde çok çaliştim. Bu resmin neden digerlerinden daha etkileyici oldugunu merak edebilirsiniz. Denedim, ama digerleri bu kadar başarili olmadi işte. Baobaplari çizerken önemli bir iş yaptigimi düşünmüştüm çünkü. Dostlarim için endişelenmiştim.
VI
Ah, küçük prens! O küçük gezegendeki mutsuz yaşamini yavaş yavaş anlamaya başlamiştim. Uzun bir süre için, tek eglencen güneşin batişini izlemek olmuştu. Bunu tanişmamizin dördüncü sabahinda ögrenmiştim. Bana, “ Güneşin batişini izlemeyi çok severim. Haydi gidip izleyelim “ demiştin.
“Ama beklememiz gerekiyor...”
“Neyi? “
“ Güneşin batmasini.”
Bu sözlerime başlangiçta çok şaşirmiştin. Ama sonra kendi kendine gülerek, “ Kendimi hala evimde saniyorum galiba “ demiştin.
Gerçekten de öyleydi. Herkesin bildigi gibi, Amerika’da güneş tam tepedeyken Fransa’da batmaktadir. Ögle vakti güneşin batişini izlemek isteyen bir Amerikalinin, bir dakika içinde Fransa’da olmasi gerekir. Ne yazik ki bu da pek mümkün degildir. Ama senin minik gezegeninde, yapman gereken tek şey sandalyeni bir iki adim ilerletmek. Orada istedigin zaman güneşin batişini izleyebilirsin sen.
Küçük prens
Bir keresinde güneşin batişini tam kirk dört kez izledigini anlatmiştin bana. Sonra da şöyle demiştin: “ Bilirsin, insan çok mutsuz oldugu zamanlarda güneşin batişini izlemeyi sever.”
“ Peki sen mutsuz muydun? “ diye sormuş, ama yanit alamamiştim senden.
VII
Beşinci gün, küçük prensin yaşamiyla ilgili yeni bir sirri daha keşfettim. Bu yine çizdigim koyun sayesinde olmuştu. Sanki bu konuyu uzun süre düşünüp taşinmiş gibi, aniden bana “ Koyunlar çalilari yiyorlar, peki çiçekleri de yerler mi? “ diye sordu.
“ Önlerine gelen her şeyi yerler. “
“ Dikenli çiçekleri de mi? “
“ Evet, dikenli çiçekleri de.”
“O halde dikenler...Dikenler ne işe yarar? “
Bunun cevabini bilmiyordum. Uçagin motorunda sikişip kalmiş bir civatayi sökmekle meşguldüm. Uçagin bozulmasi canimi giderek daha fazla sikmaya başlamişti. Içme suyum hizla azaliyordu ve ben durumun daha da kötüleşmesinden korkmaya başlamiştim.
“ Dikenler diyordum...Ne işe yararlar? “ diye sordu yine.
Küçük prens, sordugu sorunun cevabini almadikça sormaktan vazgeçmiyordu. Bense civatayi sökmekle meşguldüm ve aklima gelen ilk şeyi söyleyiverdim: “ Dikenler hiçbir işe yaramaz. Çiçekler onlari sirf kizginliktan taşirlar.”
“ Ah, demek öyle! “
Sonra kisa bir sessizlik oldu ve ardindan, biraz da kirgin bir sesle “ Sana inanmiyorum. Çiçekler narin yaratiklardir. Saftirlar. Dikenlerinin korkunç oldugunu düşünürler “ dedi.
Cevap vermedim. O sirada kendi kendime şöyle diyordum: “ Eger bu civata yerinden çikmamakta inat ederse, onu çekiçle çikaracagim.”
Ama küçük prens yine araya girdi : “Yani sen gerçekten çiçeklerin o dikenleri kizginliktan taşidiklarina mi inaniyorsun?”
“Hayir, hiçbir şeye inanmiyorum ben. Öylesine söyledim. Şu anda önemli bir işim var. “
Hayretler içinde kalmişti küçük prens.
“ Önemli bir iş mi? “
Beni elimde çekiç, parmaklarim motorun yagindan simsiyah olmuş bir halde o çirkin şeyin ( yani uçagimin ) üzerine egilmiş gören küçük dostum:
“Işte şimdi tam da büyükler gibi konuştun “ dedi.
Kendimden biraz utanmiştim.
“Her şeyi kariştiriyorsunuz, karmakarişik ediyorsunuz “ dedi sonra. Gerçekten kizmişti. Altin sarisi buklelerini saga sola sallayarak : “ Kirmizi suratli bir adamin yaşadigi bir gezegen biliyorum. Adam hiç çiçek koklamamiş. Hiç yildizlara bakmamiş. Hiç kimseyi sevmemiş. Bütün vaktini şemalar yaparak geçirmiş. Ve bütün gün “ Önemli işlerim var. Önemli işlerim var. “ deyip dururdu. Bundan büyük bir gurur duyardi. Ama o bir insan degil, bir mantar o ! “
“ Bir ne? “
“ Bir mantar! “
Küçük prens şimdi öfkeden sapsari kesilmişti.
“ Milyonlarca yildir çiçeklerin dikenleri var. Ve milyonlarca yildir koyunlar çiçekleri yiyorlar. Çiçeklerin hiçbir işlerine yaramayan dikenleri neden büyüttüklerini anlamaya çalişmak gereksiz bir şey mi? Çiçekler ve koyunlar arasindaki savaş önemsiz mi? O kirmizi suratli beyefendinin şemalarindan daha ciddi ve daha önemli degil mi bunlar? Ve evrende başka hiçbir gezegende yetişmedigini bildigim bir çiçegim varsa ve küçük bir koyun onu bir sabah, ben fark etmeden, tek bir isirikta yok ederse, bu önemsiz bir şey midir? “
Yüzü kipkirmizi olmuştu. Konuşmasini sürdürdü: “ Eger bir insan milyonlarca yildizin arasindaki tek bir gezegende yetişen bir çiçegi severse, bu onu mutlu etmeye yetecektir. Çünkü yildizlara baktiginda ‘ Benim çiçegim oralarda bir yerlerde ‘ diyebilir. Ama bu koyun çiçegini yerse, o zaman bütün yildizlar aniden kararmiş gibi gelir ona. Ve sen bunun önemli olmadigini düşünüyorsun! “
Küçük prens
Daha fazla konuşamamişti, çünkü gözyaşlarina bogulmuştu.
Akşam olmuştu. Takimlari bir kenara birakmiştim. Herhalde çekicim, civatam, susuzlugum ve ölümüm bana şu an oldugundan daha önemsiz gelemezdi. Milyonlarca yildizin arasinda, bir gezegende, benim gezegenimde, rahatlatmam gereken bir küçük prens vardi! On kollarima aldim ve yavaşça salladim. “ Çiçegin için hiçbir tehlike yok. Koyununa bir agizlik çizecegim... Çiçegin için bir çit çizecegim... Ben... Ben...” Ona nasil ulaşacagimi, onu nasil rahatlatacagimi bilemiyordum. Bu gözyaşi seli öyle tuhafti ki...
VIII
Çok geçmeden küçük prensin çiçegini daha yakindan tanidim.
Gezegeninde daima başka çiçekler olmuştu. Ama basit çiçeklerdi bunlar ve sabahleyin ortaya çikar, akşam olunca gözden kaybolurlardi. Pek az yer kaplarlardi, kimseye zararlari yoktu. Derken bir gün, nereden geldigi bilinmeyen bir tohum, digerlerinden çok farkli bir filiz verdi. Küçük prens önce onu yeni bir tür baobap sandi. Bu yüzden de büyümesini yakindan takip etti. Ama bir süre sonra bitki uzamayi birakti ve tomurcuklanmaya başladi. Kocaman bir tomurcuktu bu. Tomurcugun yeşil zarinin altinda olaganüstü güzellikte bir çiçegin gelişmekte oldugunu hissediyordu küçük prens. Çiçek tüm renklerini özenle seçiyor, taç yapraklarini tek tek düzenliyor, kusursuz bir giysi meydana getirmek için hazirliklarini yavaş yavaş tamamliyordu. Gelincikler gibi buruşuk olmak istemiyordu. Onun istedigi, güzelliginin zaferiyle ortaya çikmakti. Gerçekten de çok kibirliydi. Bu gizemli hazirliklar günlerce sürdü. Derken bir sabah, güneşin doguşuyla birlikte çikti ortaya.
Bunca siki ve özenli çalişmanin ardindan önce bir esnedi. “ Ah, affedersin. Henüz tam uyanamadim. Saçim başim darmadaginik “ dedi.
Ama küçük prens onun güzelligi karşisinda duydugu hayranligi gizleyemedi. “ Ah, ne kadar da güzelsin! “
“ Öyleyim degil mi? “dedi çiçek kibarca, “ güneşle ayni günde dogdum.”
Evet, pek de mütevazi sayilmazdi dogrusu, ama öyle büyüleyiciydi ki!
“ Kahvalti vaktim geldi sanirim, acaba ihtiyaçlarimi karşilayabilir misin? “
Küçük prens
Küçük prens düşüncesizliginden ötürü çok utanmiş, hemen koşup bir teneke su getirmişti. Böylece, bu kibirli çiçegin eziyetleri başlamiş oluyordu.
Örnegin bir gün, dört küçük dikenine güvenerek “ Birak da gelsin şu kaplanlar, onlarin pençelerinden korkmuyorum “ demişti.
“ Ama benim gezegenimde hiç kaplan yok ki! Üstelik kaplanlar ot yemezler. “
“ Ama ben bir ot degilim “ demişti çiçek tatli bir sesle.
Küçük prens
“ Ah, lütfen bagişla. “
“Kaplanlardan korkmam ama, rüzgardan nefret ederim. Benim için bir korunak bulabilir misin acaba?"
Küçük prens
Küçük prens
“Hava akimi çiçekler için korkunç bir şey olmali. “diye düşündü küçük prens. “Bu çiçek gerçekten de çok karmaşik bir yaratik."
“ Akşama beni cam bir korunakla kapatmani istiyorum. Burasi çok soguk bir yer. Ve oldukça da rahatsiz. Benim geldigim yerde...”
Aniden susmuştu çiçek. Ama artik çok geçti. Geldiginde sadece bir tohumdu. Başka dünyalar hakkinda bir şey bilmesine olanak yoktu. Böyle kolay keşfedilecek bir yalana başlarken yakalandigi için cani sikilmişti. Küçük prensin kafasini kariştirmak için öksürmeye başladi.
“ Korunagim nerede? “ dedi sonra.
“ Getirecektim, ama benimle konuşuyordun.”
Küçük prensi utandirmak için biraz daha öksürdü çiçek. Ona olan sevgisine ve iyi niyetine ragmen, artik küçük prens çiçekten şüphelenmeye başlamişti. Onun anlamsiz sözlerini ciddiye almişti. Sonra da çok mutsuz olmuştu.
Bir gün bana:”Onu hiç dinlememeliydim“ dedi. “Insan çiçeklere asla inanmamali. Sadece onlari seyretmeli, koklamali. Benimkinin kokusu gezegenimin her yerine yayilmişti, ama ben onu nasil mutlu edecegimi bilemedim. Şu kaplan hikayesi de beni çok öfkelendirmişti.“
Içini dökmeye devam etti küçük prens.
“O zamanlar hiçbir şeye aklim ermiyordu. Konuşulanlara degil, yapilanlara önem vermeliydim. O güzel kokusu ve işiltisi bana iyi gelmişti. Onu hiç terk etmemeliydim. Bana oynadigi oyunlara ragmen yumuşak bir kalbi oldugunu anlamaliydim. Çiçekler çok tutarsiz oluyorlar. Ama bak, ben de onu nasil sevecegimi bilememiştim. O zamanlar çok deneyimsizdim.”
Küçük prens
IX
Oradan kaçabilmek için sanirim vahşi kuşlarin göç etmelerinden faydalandi küçük prens. O sabah gezegenini bir güzel düzenledi. Aktif yanardaglarini özenle süpürdü. Iki tane aktif yanardagi vardi. Sabah kahvaltisini bunlarin üzerinde isitirdi. Ayrica bir de sönmüş yanardagi vardi. Ama ne olur ne olmaz diye onu da temizledi. Söyledigine göre, düzenli olarak süpürüldüklerinde yanardaglar hafif hafif yanarlarmiş Hiç patlama olmazmiş. Yanardag patlamalari da baca yanginlarina benzer. Temizlenmezlerse felakete neden olabilirler. Tabii biz, dünyamizdaki yanardaglari temizlemek için çok fazla küçük kaliyoruz. Bu yüzden de, patladiklarinda büyük zararlar meydana geliyor.
Küçük prens hiçbir üzüntü hissetmeksizin, son baobap filizlerini de söktü. Bir daha hiç geri dönmeyecegine inaniyordu. Ama o sabah son kez yaptigi bu günlük işler ona öyle güzel gelmişti ki... Ve nihayet çiçegini sulayip korunagini üzerine yerleştirmeye hazirlanirken, aglayacak gibi oldu.
"Elveda" dedi çiçege. Ama çiçek cevap vermedi.
“Elveda“ dedi tekrar. Çiçek öksürdü. Ama üşüdügü için öksürmemişti bu kez.
“Aptalca davrandim“ diye fisildadi sonunda. “Lütfen beni affet. Mutlu olmaya çaliş.“
Küçük prens
Oysa küçük prens çiçegin sitem edecegini saniyordu. Şaşirmişti. Elinde çiçegin korunagi, öylece kalakalmişti orada. Bu davranişina bir anlam veremiyordu.
Çiçek: “Seni elbette seviyorum“ dedi. “Eger bunu anlayamadiysan, suç bende. Ama sen de en az benim kadar aptalca davrandin. Neyse, mutlu ol. O korunagi da birak elinden, artik onu istemiyorum.”
“Ama rüzgar...”
“O kadar da hasta degilim. Gecenin derinligi bana iyi gelecektir. Bir çiçek oldugumu unutma.“
“Ama hayvanlar...”
“Eger kelebekleri görmek istersem, birkaç tirtilla iti geçinmem gerekecek. Eger bunu yapmazsam, hiç arkadaşim olmaz. Sen uzaklarda olacaksin. Hayvanlara gelince, onlardan korkmuyorum. Benim de pençelerim var “ diyerek dört küçük dikenini gösterdi. Sonra da “ Böyle oyalanma, sinirlerim bozuluyor. Gitmeye karar verdin, o halde git“ dedi. Agladiginin görülmesini istememişti. Çok gururlu bir çiçekti.
X
Küçük prens
Küçük prens kendisini komşu asteroitlerin arasinda buldu. Bu asteroitlerin numaralari 325, 326, 327, 328, 329, ve 330’du. Kendisine bir meşgale bulabilmek ve bilgisini artirmak için sirayla onlari ziyaret ermeye karar verdi.
Ilk asteroitte bir kral yaşiyordu. Mor kumaştan yapilmiş giysisiyle tahtinda otururken, oldukça haşmetli görünüyordu.
Küçük prensi görünce: “ Ah, işte halkimin bir üyesi “ dedi.
“ Beni daha önce hiç görmedigi halde kim oldugumu nereden bilebiliyor? “ diye düşündü küçük prens.
Krallarin dünyayi çok basit bir gözle algiladiklarini bilmiyordu. Krallara göre bütün insanlar, onlarin emirleri altinda bulunan kimselerdi. “ Biraz daha yakina gel de seni iyice göreyim “ dedi kral. Nihayet emir verecek birini buldugu için, oldukça kibirlenmişti.
Küçük prens oturabilecegi bir sandalye bulmak için çevresine bakindi, ama kralin kürkü bütün gezegeni kaplamişti. Bu yüzden ayakta kaldi ve yorgun oldugu için de esnedi.
“ Kralin karşisinda esmemek görgü kurallarina aykiridir, esnemeni yasakliyorum “ dedi kral.
“ Ama buna engel olamiyorum “ dedi küçük prens şaşkinlikla. “ Uzun bir yoldan geldim ve hiç uyumadim.”
“ O halde esnemeni emrediyorum “ dedi kral, “ yillardir esneyen birini görmedim. Insanlarin nasil esnedigini merak ediyorum. Haydi şimdi yeniden esne. Bu bir emirdir.”
Küçük prens kipkirmizi olmuştu. “ Beni korkutuyorsunuz. Artik esneyebilecegimi sanmiyorum “ dedi.
“ Demek öyle. O halde arada bir esnemeni- arada bir de...”
Sözünü tamamlayamadi, çünkü kizginliktan öksürmeye başladi. Otoritesine çok önem veriyordu anlaşilan. Emirlerine karşi gelinmesine hiç tahammülü yoktu. Ama aslinda iyi bir kraldi. Bu yüzden de emir verirken insafli davraniyordu.
“ Bir generale martiya dönüşmesini emredersem ve general bu emre uymazsa suç onun degildir. Imkansiz bir şeyi yapmasini istedigim için, suç benimdir.” dedi.
Biraz utanarak “ Oturabilir miyim? “ dedi küçük prens. Kürkünün eteklerini haşmetle toparlayan kral : Oturmani emrediyorum “ diye yanitladi.
Ama gezegen bomboştu. Bu kral kimi yönetiyordu? Küçük prens şaşkindi.
“ Efendim, “ dedi, “ lütfen size bir soru sormama izin verin.”
“ Sorunu sormani emrediyorum “ dedi kral çabucak.
“ Efendim, burada kimi yönetiyorsunuz acaba? “
“ Her şeyi. “
“ Her şeyi mi? “
Kral eliyle kendi gezegenini, diger gezegenleri ve yildizlari işaret etti.
“ Hepsini mi? “ diye sordu küçük prens.
“ Hepsini.”
Anlaşilan kendisi evrensel bir kraldi.
“ Peki yildizlar emirlerinize boyun egiyor mu? “
“ Elbette. Emirlerimi derhal uygularlar. Karşi gelinmesine tahammül edemem. “
Bu güç karşisinda şaşirmadan edemedi küçük prens. Eger bu güce kendisi sahip olsaydi, sandalyesin bile kipirdatmadan ayni gün içinde yermiş iki, hatta yüz günbatimini birden izlerdi.
Terk ettigi küçük gezegenini hatirlayinca, birden kendini mutsuz hissetti küçük prens. Cesaretini toplayarak kraldan bir ricada bulundu.
“ Gün batimini izlemek isterdim. Lütfen bana bu iyiligi yapin. Güneşe batmasini emredin. “
“ Eger bir generale kelebek gibi çiçekten çiçege uçmasini, ya da bir trajedi yazmasini, veya kendisini bir martiya dönüştürmesini emretseydim ve general emrime uymasaydi, suç kimin olurdu? “
“ Sizin.”
“ Kesinlikle. Emirler, yerine getirilebilir şeyler olmalidir. Otoritenin temeli mantiktir. Insanlara kendilerini denize atmalarini emretmek, bir devrime yol açmak demektir. Ben emirlerime uyulmasini isterim. Buna hakkim var, çünkü mantikli emirler veririm.”
“ Gün batimi ne olacak? “ deye sordu küçük prens. Biliyorsunuz, sordugu sorunun yanitini almadikça sormaktan asla vazgeçmezdi. “ Gün batimini izleyeceksin, bu emri verecegim. Ama bilimsel yönetmeliklere göte, koşullarin uygun olacagi zamani beklemek zorundayim.”
“ Peki bu ne zaman olacak? “
“ Himm. Yaklaşik sekize yirmi kala civarinda. Sen de emirlerime nasil uyuldugunu görmüş olacaksin. “
Esnedi küçük prens. Gün batimini beklemek zorunda kaldigi için biraz cani sikilmişti.
“ Burada yapacak hiçbir şeyim yok. Bu yüzden yoluma devam edecegim.”
Emredebilecegi birini bulmuşken kaçirmak istemeyen kral:
“ Gitme, seni bakan yapacagim “ dedi.
“ Ne bakani? “
“ A... Adalet bakani! “
“ Ama burada yargilayacak hiç kimse yok ki! “
“ Bunu henüz bilmiyoruz. Kralligimi tam olarak gezmiş degilim. Yaşli oldugum için yürümek beni yoruyor. Arabaya binmek istesem, burada araba için yer yok.”
“ Ama ben gezegende hiç kimse olmadigini biliyorum “ dedi küçük prens. Bir yandan da emin olmak için başini egdi ve gezegenin diger tarafina göz atti.
“ O halde sen de kendini yargilarsin “ diye yanitladi kral. “ Kendini yargilamak diger insanlari yargilamaktan çok daha zordur. Kendini gerektigi gibi yargilayabilirsen, çok adilsin demektir. “
“ Eger kendimi yargilayacaksam, bunu her yerde yapabilirim “ dedi küçük prens, “ burada kalmama gerek yok. “
“ Himm, “ dedi kral, “ eger yanilmiyorsam gezegenin bir yerlerinde yaşli bir fare olacak. Geceleri tikirtilarini duyuyorum. Onu yargilarsin. Arada bir onu ölüm cezasina çarptirirsin, böylece hayati senin ellerinde olur. Ama her seferinde onu affetmelisin. Çünkü yargilayabilecegin tek kişi o. “
“ Ben hiç kimseyi ölüm cezasina çarptirmak istemiyorum ve sanirim kendi yoluma devam edecegim. “
“ Olmaz! “ dedi kral.
Küçük prens kararini vermişti, ama yaşli krali incitmeyi de hiç istemiyordu.
“ Sayin kralim, eger emirlerinize derhal uyulmasini istiyorsaniz, o halde uygulanabilir emirler vermelisiniz. Örnegin, bir an önce gitmemi emredebilirsiniz. Bence koşullar buna çok uygun.”
Kral hiçbir şey söylemeyince, küçük prens bir an tereddüt etti, sonra oradan ayrildi.
Kral arkasindan :” Seni büyükelçi yapacagim! Diye seslendi. Ses tonundaki otorite duyulmaya degerdi dogrusu...
Küçük prens : “ Şu büyükler çok tuhaf “ dedi kendi kendine ve yoluna devam etti.
XI
Gittigi ikinci gezegende kendini begenmiş bir adam yaşiyordu. Küçük prensi görür görmez:
“ Ah, işte bir hayranim! “ diye bagirdi. Çünkü bu adama göre diger insanlarin hepsi onun hayraniydi.
“ Günaydin,” dedi küçük prens, “ şapkaniz ne kadar ilginç.” “ Bu şapka insanlari selamlamak için “ diye yanitladi kendini begenmiş adam. “ Insanlar beni alkişladiklarinda şapkami havaya kaldiririm. Ama ne yazik ki buraya hiç kimse ugramiyor.”
Küçük prens
Adamin söylediklerinden pek bir şey anlamayan küçük prens “ Gerçekten mi? “ dedi.
Kendini begenmiş adam ona “ Ellerini çirp “ dedi. Küçük prens ellerini çirpinca şapkasini büyük bir nezaketle havaya kaldirdi.
Küçük prens içinden “ Burasi kralin gezegeninden daha eglenceli “ dedi ve ellerini tekrar çirpti. Kendini begenmiş adam şapkasini havaya kaldirdi yine.
Beş dakika boyunca ayni şeyi tekrarladilar. Ama küçük prens oyunun monotonlugundan sikilmişti.
“ Peki şapkanizi egmeniz için ne yapmam gerekiyor? “ diye sordu.
Ama kendini begenmiş adam onun bu sorusunu duymadi. Çünkü övgüden başka hiçbir şeyi işitmezdi.
“ Bana gerçekten çok mu hayransin? “ diye sordu adam.
“ Hayran olmak ne demek? “
“ Hayran olmak, bir kimsenin o gezegendeki en yakişikli, en şik giyimli, en zengin ve en akilli kişi oldugunu düşünmek demektir.”
“ Ama bu gezegende sizden başka kimse yok ki! “
“ Lütfen bana bu iyiligi yap, yine de bana hayran oldugunu söyle.”
“ Size hayranim, “ dedi küçük prens hafifçe omuzlarini silkerek, “ ama bu sizin için neden bu kadar önemli? “
Bunu söyledikten sonra da yoluna devam etti. Içinden “Şu büyükler gerçekten de çok tuhaflar “ diyordu.
XII
Küçük prens
Üçüncü gezegende bir ayyaş yaşiyordu. Bu ziyareti çok kisa sürmüş, ama küçük prensi derinden etkilemişti.
Ayyaş adam masada sessizce oturuyordu. Masanin üzerinde bir kismi dolu, bir kismi boş bir sürü şişe vardi. Küçük prens:” Burada ne yapiyorsunuz?” diye sordu.
“ Içki içiyorum “ diye yanitladi adam kederli bir biçimde.
“ Neden içki içiyorsunuz?”
“Unutmak için.”
Küçük prens adamin durumuna üzülmüştü.
“ Neyi unutmak için? “
“ Utandigimi “ diye yanitladi adam.
Yardim etmek isteyen küçük prens,
“ Neden utandiginizi? “dedi.
“ Içki içmekten “ diye yanitladi ve tam bir sessizlige gömüldü ayyaş adam.
Küçük Prens yoluna devam etti. Çok şaşkindi.
“ Büyükler gerçekten de, gerçekten de çok tuhaflar “ dedi kendi kendine.
XIII
Dördüncü gezegen bir iş adamina aitti. Adam öyle meşguldü ki, küçük prens geldiginde başini kaldirip bakmadi bile.
“ Günaydin “ dedi küçük prens, “ sigaraniz bitmiş.”
“ Üç arti iki beş eder. Beş arti Beş arti yedi on iki, on iki üç daha on beş ede. Günaydin. On beş arti yedi yirmi iki eder. Yirmi iki alti daha yirmi sekiz eder. Onu yakacak vaktim yok. Yirmi sekiz üç daha otuz bir. Pöh! Hepsi birden beş yüz bir milyon, alti yüz yirmi iki bin, yedi yüz otuz bir eder.”
“ Beş yüz bir milyon tane olan nedir? “
“ Hi! Sen hala orada misin? Beş yüz bir milyon...Hatirlamiyorum. Çok fazla işim var. Ben önemli bir adamim. Gevezelik edecek vaktim yok benim! Iki beş daha yedi eder...”
“ Beş yüz bir milyon tane olan nedir? Diye yineledi küçük prens. Hayatinda bir kez bile sordugu sorunun cevabini almadan birakmamişti.
Iş adami başini kaldirdi.
Küçük prens
“ Bu gezegendeki elli dört yillik yaşamim boyunca, sadece üç kez rahatsiz edildim. Ilki, yirmi dört yil önceydi. Nereden geldigini bilmedigim bir mayisböcegi, o çirkin sesiyle tam dört kez hata yapmam neden olmuştu. Ikincisi, on bir yil önce gelen bir romatizma nöbetiydi. Jimnastik yapmaya pek vakit bulamiyorum. Ben önemli bir adamim. Üçüncüsü ise, işte şimdi! Tam ben beş yüz bir milyon derken...”
“ Beş yüz bir milyon tane olan nedir? “
Iş adami bu sorudan kurtulamayacagini anlamişti.
“ Gökyüzünde gördügün şu küçük nesneler.”
“ Sinekler mi? “
“ Hayir. Parildayan küçük nesneler.”
“ Arilar mi? “
“ Yoo, hayir. Tembel insanlari boş hayallere sürükleyen şu altin renkli küçük şeyler. Ama benim boş hayallere harcayacak vaktim yok. Ben önemli bir adamim. “
“ Ah, anladim. Yildizlardan söz ediyorsunuz.”
“ Evet yildizlar.”
“ Peki beş yüz milyon yildizi ne yapiyorsunuz?”
“ Beş yüz milyon degil! Beş yüz bir milyon, alti yüz yirmi iki bin otuz bir tane.”
“ Pekala. Ne yapiyorsunuz onlari? “
“ Ne mi yapiyorum? Hiçbir şey. Onlara sahibim.”
“ Yildizlara mi? “
“ Evet.”
“ Ama karşilaştigim kral da onlara...”
“ Krallarin hiçbir şeyi yoktur. Onlar sadece yönetirler. Bu çok farkli bir şey.”
“ Peki yildizlara sahip olmak sizin ne işinize yariyor?”
“ Beni zengin yapiyor.”
“ Peki zengin olunca ne oluyor?”
Kendi kendine “ Bu adamin verdigi cevaplar da ayyaş adaminkilere benziyor “ dedi küçük prens. Ama yine de birkaç soru daha sordu.
“ Insan yildizlara nasil sahip olabilir ki?”
“ Bana aitler, çünkü bu fikir ilk benden çikti.”
“ Bunu düşünmüş olmak onlara sahip olmak için yeterli bir neden mi?”
“ Elbette. Kimseye ait olmayan bir elmas buldugunda, o senindir. Bir fikir ilk senden çikarsa, gider patentini alirsin ve sana ait olur. Yildizlar da benim, çünkü benden önce onlara sahip olmayi hiç kimse düşünmedi.”
“ Evet, bu mantikli “ dedi küçük prens. “ Peki onlarla ne yapiyorsunuz?”
“ Onlari yönetiyorum. Onlari sayiyorum ve tekrar sayiyorum. Beni sonuç ilgilendiriyor.”
Bu cevap küçük prensi tatmin etmemişti. “ Eger ipek bir atkim varsa, onu boynuma dolar ve yanimda götürürüm. Bir çiçegim varsa, onu koparir ve yanima alirim. Ama siz yildizlari koparamazsiniz!”
“ Evet ama onlari bankaya koyabilirim.”
“ O ve demek?”
“ Yani yildizlarimin sayisini bir kagida yazar, kagidi bir çekmeceye kilitlerim.”
“Hepsi bu mu?”
“Evet, bu yeterli.”
“Ne eglenceli” diye düşündü küçük prens. “Oldukça da şiirsel. Ama çok gereksiz bir davraniş.”
Küçük prensin önem verdigi şeyler büyüklerinkinden çok farkliydi.
“Sahip oldugum bir çiçek var ve ben onu her gün sularim “ dedi küçük prens. “Üç tane yanardagim var, onlari da her hafta temizlerim. Sönmüş yanardagi hiç ihmal etmem. Kim bilir, belki bir gün o da yanabilir. Bu yaptiklarim, sahip oldugum şeyler için yararlidir. Ama sizin yildizlara hiçbir yarariniz yok.”
Iş adami konuşmak üzere agzini açti, ama söyleyecek hiçbir şey bulamadi. Küçük prens de kendi yoluna devam etti.
“Büyükler, “ dedi “ kesinlikle çok tuhaflar.”
XIV
Beşinci gezegen çok degişikti. Şimdiye dek gezdigi en küçük gezegendi. Burada ancak bir lamba diregiyle bir lamba yakicisina yetecek kadar yer vardi. Küçük prens gökyüzünün bir köşesinde, evlerin ve insanlarin olmadigi bir gezegende lamba diregiyle lamba yakicisinin ne işe yaradigini merak etmişti dogrusu.
“Yine de kendi kendine şöyle dedi: “ Evet, belki lamba yakicisinin burada bulunmasi saçma. Ama kral kadar, kendini begenmiş adam, iş adami ve ayyaş adam kadar da saçma degil. En azindan yaptigi işin bir anlami var. Bu sokak lambasini yaktiginda sanki evrene yeni bir yildiz doguyor, ya da yeni bir çiçek dünyaya geliyor. Lambayi söndürdügünde ise, çiçek ya da yildiz uykuya daliyorlar. Bu güzel bir iş. Be güzel oldugu için de faydali bir iş.”
Gezegene ayak bastiginda lamba yakicisini saygiyla selamladi.
“Günaydin efendim. Niçin lambanizi söndürdünüz?”
“Emirler böyle” diye yanitladi lamba yakicisi, “günaydin.”
“Hangi emirler?” diye sordu küçük prens.
“Lambayi söndürmemi emreden emirler. Iyi akşamlar.”
Ve lambayi tekrar yakti.
“Peki ama onu niçin yeniden yaktiniz?”
“Emirler böyle.”
“Anlayamiyorum”dedi küçük prens.
“Anlayacak bir şey yok” dedi lamba yakicisi. “ Emir emirdir. Günaydin.”
Ve lambayi söndürdü. Sonra alnini kirmizi kareli bir mendille sildi
“Çok yorucu bir meslegim var benim. Önceler her şey daha iyiydi. Lambayi sabahlari söndürür, akşamlari yakardim. Böylece günün geri kalan bölümünde dinlenir, geceleri uyuyabilirdim.
“Yani emirler artik degişti mi?”
“Emirler degişmedi” dedi lamba yakicisi. “Sorun da burada zaten. O zamandan beri gezegenin hizi günden güne artti ve emirler hala degişmedi. “
“Yani?”
“Yani artik gezegenin güneş etrafinda dönme süresi bir dakikaya düştü. Ben de lambayi dakikada bir yakip söndürmek zorundayim.”
“Yaşadigin yerde bir gün sadece bir dakika sürüyor, bu çok eglenceli olmali.”
“Hiç de eglenceli degil “ dedi lamba yakicisi. “Seninle konuşmaya başlayali şimdiden bir ay oldu.”
“Bir ay mi?”
“Evet. Otuz dakika, otuz gün eder. Iyi akşamlar.”
Lambayi yeniden yakti.
Onu izlerken, bu lamba yakicisini sevmeye başladigini fark etti küçük prens. Görevine ne kadar da bagliydi. Kendi gezegeninde, sandalyesini birkaç adim ilerleterek izledigi günbatimlarini hatirladi birden. Dostuna yardimci olmak istedi.
Küçük prens
“Biliyor musun, “ dedi “ istedigin zaman dinlenmeni saglayacak bir yol biliyorum ben.”
“Bunu hep isterim” dedi lamba yakicisi. Insan hem görevine bagli, hem de tembel olabilir. Tipki bu lamba yakicisi gibi.
Küçük prens konuşmasini sürdürdü: “ Gezegenin çok küçük. Neredeyse üç uzun adimda bütün çevresini dolaşabilirsin. Uygun bir hizla yürüdügünde, istedigin kadar güneşte kalabilirsin. Yani dinlenmek istediginde yürürsün. Böylece gün istedigin kadar uzun sürer.”
“Ama bunun bana pek yarari olacagini sanmiyorum” dedi lamba yakicisi. “Hayatta tek istedigim şey uyumak.”
“Işte bu şanssizlik.”dedi küçük prens.
“Evet şanssizlik. Günaydin.”
Ve lambayi tekrar söndürdü.
Küçük prens yolculuguna devam ederken kendi kendine şöyle diyordu:” Belki kral, kendini begenmiş adam, ayyaş adam ve iş adami bu lamba yakicisini küçümserlerdi. Ama içlerinde bana saçma sapan gelmeyen tek kişi o. Belki de sadece kendisini düşünmedigi içindir. Onunla arkadaş olabilirdim Ama bu gezegen gerçekten de çok küçük. Iki kişiye yetecek kadar yer yok burada.”
Artik küçük prens kendi gezegenini terk ettigi için ne kadar üzgün oldugunun farkindaydi. Her gün bin dört yüz kirk kez günbatimini izlemek istese bile, yine de en iyi gezegen dendi gezegeniydi.
XV
Altinci gezegen beşincinin tam on kati büyüklügündeydi. Burada sayfalar dolusu kitap yazan yaşli bir beyefendi yaşiyordu.
Küçük prens
“Hey bakin! Işte bir kaşif!” diye bagirdi küçük prensi görünce.
Masanin başina oturdugunda solugunun kesildigini fark etti küçük prens. Uzun bir yoldan geldigi anlaşiliyordu.
“Nereden geliyorsun?” diye sordu yaşli adam.
Küçük prens onun sorusunu duymaksizin: “Bu kalin kitap nedir? Burada ne yapiyorsunuz?” dedi.
“Ben cografyaciyim.”
“Cografyaci ne demek?”
“Cografyaci denizlerin, nehirlerin, şehirlerin, daglarin ve çöllerin yerlerini bilen kişidir.”
“Bu gerçekten çok ilginç” dedi küçük prens. “Gerçek bir mesleginiz var.” Sonra da cografyacinin gezegenini çabucak gözden geçirdi. Daha önce hiç bu kadar güzel bir gezegen görmemişti.
“Gezegeniniz çok güzel. Burada hiç okyanus var mi?”
“Bunu ögrenmeye firsatim olmadi” dedi cografyaci.
Küçük prens hayal kirikligina ugramişti. “Peki hiç dag bar mi?”dedi.
“Üzgünüm ama bunu da yanitlayamayacagim.”
“Peki şehirler, nehirler ve çöller?”
“Bunu da bilmiyorum” dedi cografyaci.
“Ama siz bir cografyacisiniz!”
“Elbette. Ama ben bir kaşif degilim. Gezegenimde hiç kaşif yok. Şehirlerin, daglarin, okyanuslarin ve çöllerin sayisini ögrenmek cografyacinin işi degildir. Bir cografyaci vaktini etrafta dolaşarak harcamaz. Onun daha önemli işleri vardir. Bürosundan asla ayrilmaz, ama kaşiflerle görüşür. Onlara sorular sorar ve yaptiklari yolculuklarda neler gördüklerini ögrenir. Bunlari not eder. Ilgisini çeken bir şeyle karşilaştiginda ise, kaşifin karakteriyle ilgili bir test yapilmasini ister.”
“Ama neden?”
“Çünkü yalan söyleyen bir kaşif cografyacinin kitabinin adini lekeler. Çok fazla içki içen bir kaşif de öyle.”
“Ama neden? “ diye sordu küçük prens.
“Çünkü sarhoşlar her şeyi çift görürler. Sonuç olarak, gerçekte bir tane dag varken, cografyaci defterine iki tane not eder.”
“Ben böyle birini taniyorum” dedi küçük prens. “Ondan hiç de iyi bir kaşif olmazdi.”
“Evet, bu mümkündür. Kaşifin karakteri yeterince iyi de olsa, yaptigi keşifle ilgili bir araştirma daha istenir.”
“Yani birisi bu keşfi kontrol mü eder?”
“Hayir. Bunu yapmak çok zor olurdu. Ama kaşiften yaptigi keşfi kanitlamasi istenir. Örnegin büyük bir dag keşfettiginde, oradan birkaç tane taş getirmesi gerekir.”
Cografyacinin gözleri aniden parladi. “Sen! Sen çok uzun bir yoldan geliyorsun! O halde bir kaşifsin! Bana gezegenini anlatmalisin!”
Ve cografyaci kayit defterini açarak, kaleminin ucunu sivriltti. Kaşifin anlatacaklarini önce kurşun kalemle yazmaliydi. Kaşif bunlari kanitladiktan sonra, bilgiler mürekkeple yeniden yazilirdi.
“Bekliyorum” dedi cografyaci sabirsizlikla.
“Şey, benim yaşadigim yer pek ilginç bir yer degil. Çok küçük bir gezegen. Üç tane yanardagim var. Ikisi aktif yanardag, biri ise sönmüş durumda. Ama kim bilir, belki bir gün o da yanar.”
“Kim bilir...” dedi cografyaci.
“Bir de çiçegim var.”
“Çiçekleri kaydetmeyiz.”
“Neden? O, gezegenimdeki en güzel varliktir.”
“Ama efemeraldir.”
“Efemeral ne demek?”
“Cografya kitaplari en degerli kitaplardir. Asla eskimezler. Çünkü daglar yerlerini kolay kolay degiştirmezler. Bir okyanusun sularini boşattigi nadir görülür. Anlayacagin, biz cografyacilar kalici şeyleri kaydederiz.”
“Ama sönmüş yanardaglar yeniden harekete geçebilir”dedi küçük prens. “Efemeral ne demek?”
“Yanardagin aktif ya da sönmüş olmasi bizim için fark etmez. Önemli olan onun bir dag olmasidir” dedi cografyaci.
“Peki ama efemeral ne demek?” dedi sordugu sorunun yanitini almadikça asla vazgeçmeyen küçük prens.
“Efemeral, kisa ömürlü demektir.”
“Benim çiçegim kisa ömürlü mü?”
“Elbette.”
“Benim çiçegim efemeral” dedi küçük prens kendi kendine. “Ve kendini dünyadaki tehlikelere karşi koruyabilmek için sadece dört tane dikeni var. Ve ben onu orada tek başina biraktim.”
Ilk kez pişmanlik duymuştu küçük prens. Ama cesaretini yeniden toplayarak: “Şimdi bana nereye gitmemi önerirsiniz? Diye sordu.
“Dünyaya,” dedi cografyaci, ”çok ünlü bir gezegendir.
Ve bir yandan çiçegini düşünerek, yoluna devam etti küçük prens.
XVI
Sedmá planeta byla tedy Zem?.
Yedinci gezegen Dünyaydi. Dünya öyle siradan bir gezegen degildir. Orada yüz bir tane kral, yedi bin tane cografyaci, dokuz yüz bin iş adami, yedi buçuk milyon ayyaş, üç yüz on bir milyon kendini begenmiş vardir. Bir başka deyişle, yaklaşik iki bin milyon tane yetişkin.
Dünyanin büyüklügü hakkinda size bir fikir vermek için şunu söyleyebilirim: elektrigin icadindan önce dünyadaki kara parçalarini aydinlatabilmek için, tam dört yüz altmiş iki bin beş yüz on bir lamba yakicisina gerek vardi. Bu ordunun görüntüsü müthişti. Tipki bir bale grubu gibi hareket ediyorlardi. Sahneye önce Yeni Zelanda’nin ve Avustralya kitasinin lamba yakicilari çikardi. Lambalarini yakar, sonra da uyumaya giderlerdi. Ardindan Çinli ve Sibiryali lamba yakicilar gelirdi. Onlar da lambalarini yakip sahneden çekilince, sira Rusya’nin ve Hindistan’in lamba yakicilarindaydi. Afrikali ve Avrupalilarin ardindan Güney Amerikalilar, son olarak da Kuzey Amerikalilar gelirdi sahneye. Bu sira asla degişmezdi. Hiç hata olmazdi. Muhteşem bir gösteriydi bu. Sadece Kuzey ve Güney kutbunda bulunan iki lamba yakicisi tembelligin tadini çikarabiliyordu, çünkü yilda yalnizca iki kez çalişiyorlardi.
XVII
Insan komik olmak istediginde bazen yalan söylemek zorunda kaliyor. Lamba yakicilari konusunda anlattiklarim pek de dogru degildi. Gezegenimiz hakkinda yanliş bilgi vermek istemem. Aslinda insanlar Dünyada pek az yer işgal ederler. Dünyadaki tüm insanlar bir araya gelse, otuz kilometre uzunlugunda ve otuz kilometre genişligindeki bir alana kolayca sigabilirler. Yani Pasifik Okyanusundaki küçücük bir ada, bütün insanlari kolaylikla içine alabilir.
Ama elbette ki büyükler buna inanmazlar. Kendilerinin çok yer kapladigini düşünürler. Kendilerini baobap agaçlari kadar önemli sanirlar. Onlara: “ Isterseniz kendiniz hesaplayin” deseniz, buna memnun olurlar. Hemen bir şema çizmeye koyulurlar. Şemalara bayilirlar. Ama siz vaktinizi bu sikici işlerle boşa harcamayin. Ben sizin bana inandiginizi biliyorum. Evet, biz yine küçük prensimizin hikayesine dönelim. Küçük prens Dünyaya ayak bastiginda, hiç kimseyi göremedi. Kumlarin üzerinde hareket eden uçuk sari renkli yaratigi görünce yanliş yere geldigini zannetti.
“Iyi akşamlar” dedi kibarca.
“Iyi akşamlar” diye yanitladi yilan.
“Hangi gezegendeyim acaba?”
“Dünyadasin. Burasi Afrika kitasi.”
“O halde Dünyada hiç insan yok.”
“Burasi çöl,” dedi yilan “çöllerde insan olmaz. Dünya çok büyük bir gezegendir.”
Küçük prens bir taşin üstüne oturdu ve gözlerini gökyüzüne çevirdi.
“Merak ediyorum” dedi, “acaba yildizlar tek tek yansaydi, o zaman herkes kendi gezegenini tekrar bulur muydu? Bak! Benim gezegenim tam üstümüzde. Ama öyle uzakta ki!”
“Ne kadar güzel bir gezegen” dedi yilan. “Neden buraya geldin?”
“Bir çiçekle bazi sorunlarim oldu” diye yanitladi küçük prens. “Peki insanlar nerede? Insan kendisini çölde çok yalniz hissediyor.
“Insanlarin içinde de öyle hissedersin” dedi yilan, “arada pek fark yoktur.”
Küçük prens onu uzun uzun seyretti.
“Çok tuhaf bir hayvansin sen” dedi sonunda. “Bir parmak kadar incesin.”
“Ama en bir kralin parmagindan daha güçlüyümdür” dedi yolan.
Küçük prens güldü. “Pek de güçlü görünmüyorsun. Pençelerin bile yok. Seyahat de edemezsin.”
“Seni bir geminin götürebileceginden çok daha uzaklara götürebilirim” dedi yolan. Sonra da küçük prensin ayak bilegine dolandi. Altin bir bilezik gibi görünüyordu orada.
Küçük prens
“Dokundugum kişiyi geldigi yere geri gönderirim. Ama sen safsin, masumsun ve bir yildizdan geliyorsun.”
Küçük prens bir şey söylemedi.
“Senin için üzüldüm. Bu koca dünyada yapayalniz ve zayifsin. Belki bir gün sana yardim edebilirim. Eger kendi gezegenine gitmeyi çok istersen, sana yardim edebilecegimi saniyorum.”
“Seni çok yi anladim” dedi küçük prens. “Ama neden hep bilmece gibi konuşuyorsun?”
“Bu bilmeceleri çözüyorum” dedi yilan. Sonra her ikisi de sustu.
Küçük prens
XVIII
Küçük prens çölde yürüdügü süre içinde sadece tek bir çiçekle karşilaşti. Bu çiçegin taç yapraklari çik azdi. Önemsiz bir çiçekti bu.
“Günaydin” dedi küçük prens.
“Günaydin” diye yanitladi çiçek.
“Insanlar nerede?” diye sordu küçük prens kibarca.
Bu çiçek insanlari ömründe sadece bir kez görmüştü. O da, çölden bir kervanin içindeki insanlardi.
“Insanlar mi? Insanlarla yillar önce karşilaşmiştim. Yedi-sekiz taneydiler. Ama onlarin nerede olduklarini kimse bilemez. Rüzgarla birlikte dolaşir dururlar. Kökleri yoktur insanlarin. Bu yüzden de bir yere baglanamazlar.”
“Hoşça kal” dedi küçük prens.
“Hoşça kal” dedi çiçek.
Küçük prens
XIX
Küçük prens
Küçük prens büyük bir daga tirmandi. Daha önce kendi gezegenindeki üç yanardagin dişinda hiç dag görmemişti. Bu yanardaglarin boyu ise sadece dizlerine geliyordu. Sönmüş yanardagi tabure olarak kullanirdi. Ona ayaklarini uzatirdi. Kendi kendine : “Bu kadar yüksek bir dagin tepesine tirmanirsam, bütün gezegeni ve gezegendeki bütün insanlari görebilirim” dedi. Ama görebildigi tek şey, diger daglarin sivri doruklari oldu.
“Günaydin” dedi kibarca.
“Günaydin... Günaydin... Günaydin...” diye yanitladi yanki.
“Sen kimsin?” diye sordu küçük prens.
“Sen kimsin... Sen kimsin... Sen kimsin...” dedi yanki.
“Arkadaş olalim. Ben çok yalnizim” dedi bu kez.
“Ben çok yalnizim... Çok yalnizim... Çok yalnizim...”
“Ne tuhaf bir gezegen!” diye düşündü. “Her tarafi kuru, her yeri dikenli, tamamen sert ve acimasiz. Insanlarda ise hayal gücü yok. Sadece sizin söylediklerinizi tekrarliyorlar. Benim gezegenimde bir çiçegim vardi ki, her zaman ilk konuşan o olurdu.
XX
Çölün, kayalarin ve karlarin arasinda uzun bir süre yürüyen küçük prensin karşisina sonunda bir yol çikti. Ve bütün yollar sizi insanlara götürür.
Yol boyunca yürümeye devam etti küçük dostumuz. Karşisina bir gül bahçesi çikti.
Küçük prens
“Günaydin” dedi güllere. Onlar da: “ Günaydin” diye karşilik verdiler
Küçük prens onlari izledi biraz. Hepsi de kendi çiçegine benziyordu. Şaşkinlikla:
“Siz kimsiniz?” diye sordu.
“Biz gülleriz” diye yanitladi çiçekler.
“Ah!” diye haykirdi küçük prens. Ve birdenbire içine büyük bir üzüntü çöktü. Kendi çiçeginin evrendeki eşsiz bir tür oldugunu saniyordu. Öyle demişti çiçek. Be işte burada, küçük bir bahçenin içinde, ayni çiçekten tam beş bin tane vardi!
“Eger burada olsaydi, bana yine sitem ederdi” diye düşündü. “Sanki ölecekmiş gibi durmadan öksürürdü. Yalanini bu şekilde ört bas etmeye çalişirdi muhakkak. Ve ben de hastabakicilik numarasi yapardim. Aksi taktirde gerçekten de ölürdü. Altta kalmaktansa ölmeyi tercih ederdi.”
Sonra kendi kendine : “Eşsiz bir çiçegim oldugu için kendimi zengin sanmiştim. Oysa o siradan bir gülmüş sadece. Peki yanardaglarima ne demeli? Boylari sadece dizlerime geliyor ve birisi sönmüş durumda. Tüm bunlar beni hiç de önemli bir prens yapmaz.
Kendini çimenlerin üstüne birakti ve aglamaya başladi küçük prens.
Küçük prens
XXI
Işte o sirada bir tilki çikiverdi ortaya.
“Günaydin” dedi tilki.
“Günaydin” dedi küçük prens kibarca. Ama etrafina baktiginda kimseyi göremedi.
“Buradayim! Elma agacinin altinda.”
“Sen kimsin? Çok güzel görünüyorsun.”
“Ben bir tilkiyim.”
“Gel, birlikte oynayalim. Öyle mutsuzum ki” dedi küçük prens.
“Seninle oynayamam” dedi tilki, “ ben evcil bir hayvan degilim.”
Küçük prens
“Buna çok üzüldüm” dedi küçük prens. Ama biraz düşündükten sonra: ”Evcil ne demek?” diye sordu.
“Anladigim kadariyla burada yaşamiyorsun” dedi tilki, “kimi ariyorsun?”
“Insanlari ariyorum,” dedi küçük prens, “ peki ama ‘evcil’ ne demek?”
“Insanlar,” dedi tilki, “tüfeklerle dolaşirlar ve avlanirlar. Tam bir baş belasidirlar. Bir de tavuk yetiştirirler. Tüm işleri bundan ibarettir. Sen de mi tavuk ariyorsun?”
“Hayir, ben arkadaş ariyorum. Ama ‘evcil’ ne demek?”
“Bu pek sik unutulan bir şeydir. ‘Bag kurmak’ anlamina gelir.”
“Bag kurmak mi?”
Küçük prens
“Evet. Örnegin, den benim için sadece küçük bir çocuksun. Diger küçük çocuklardan hiçbir farkin yok benim için. Sana ihtiyacim da yok. Ayni şekilde, ben de senin için dünyadaki yüz binlerce tilkiden biriyim sadece. Bana ihtiyaç duymuyorsun. Ama beni evcilleştirirsen eger, birbirimize ihtiyacimiz olacak Sen benim için tek ve işsiz olacaksin, ben de senin için.”
“Anlamaya başliyorum” dedi küçük prens. “Bir çiçek var. Sanirim o beni evcilleştirdi.”
“Olabilir. Dünyada her şey mümkündür.” dedi tilki.
“Ama bu çiçek dünyada degil.”
Tilki şaşirmişti. “Başka bir gezegende mi?”
“Evet.”
“Peki orada avcilar da var mi?”
“Hayir, yok.”
“Bu çok ilginç. Peki ya tavuklar?”
“Hayir. Tavuklar da yok.”
“Eh, hiçbir yer mükemmel degildir” dedi tilki içini çekerek. Sonra kendini anlatmaya başladi:
“Yaşamim çok monotondur. Ben tavuklari avlarim, avcilar da beni.
Bütün tavuklar birbirine benzer. Bütün insanlar da öyle. Bu yüzden biraz sikiliyorum. Ama beni evcilleştirirsen eger, yaşamima bir güneş dogmuş olacak. Senin ayak seslerin benim için digerlerinden farkli olacak. Ayak sesi duydugum zaman hemen saklanirim. Ama seninkiler, bir müzik sesi gibi beni gizlendigim yerden çikaracaklar. Şu ekin tarlalarini görüyor musun? Ben ekmek yemem. Bugday benim hiçbir işime yaramaz. Bu yüzden de bu tarlalar bana hiçbir şey hatirlatmazlar. Buna üzülüyorum. Ama sen beni evcilleştirseydin, bu harika olurdu. Altin renkli saçlarin var senin. Ben de altin renkli başaklari görünce seni hatirlardim. Ve rüzgarda çikardiklari sesi severdim.
Sustu tilki ve uzun bir süre küçük prensi izledi.
“Senden rica ediyorum. Lütfen beni evcilleştir!” dedi.
“Elbette” dedi küçük prens. “Ama pek fazla vaktim yok. Yeni arkadaşlar edinmem ve birçok şeyi anlayabilmem gerekiyor.”
“Sadece evcilleştirdigin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “Insanlarinsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazir alirlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satilmadigi için de, hiç arkadaşlari olmaz. Eger bir arkadaşin olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”
“Ne yapmam gerekiyor peki?” diye sordu küçük prens.
“Çok sabirli olman gerekiyor. Önce çimenlerin üstüne, biraz uzagima oturmalisin. Ben gözümün ucuyla seni izleyecegim, sen hiçbir şey söylemeyeceksin. Sözcükler yanliş anlamalara neden olurlar. Ama her gün, biraz daha yakina gelebilirsin.”
Ertesi gün küçük prens yine geldi.
“Her gün ayni saatte gelmelisin” dedi tilki. “Örnegin ögleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarim. Zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. Saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarim. Mutlulugun bedelini ögrenirim.
Küçük prens
Ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşilamaya hazirlanacagim zamani asla bilemem. Insanin gelenekleri olmalidir.
“Gelenek nedir?”
“Bu da çok sik unutulan bir şeydir” dedi tilki. “Bir günü diger günlerden, bir saati diger saatlerden ayiran şeydir. Örnegin, şu benim avcilarin da gelenekleri vardir. Perşembeleri kizlarla dansa giderler. Bu yüzden de Perşembe benim için harika bir gündür. Üzüm baglarina kadar yürüyebilirim. Ama avcilar dansa herhangi bir gün gitseydi, benim için hiçbir günün özelligi olmayacakti ve asla tatil yapamayacaktim.”
Böylelikle küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. Ve ayrilma vakti geldiginde “Ah! Sanirim aglayacagim” dedi tilki.
“Bu senin hatan” dedi küçük prens. “Ben sana zarar vermek istemedim. Seni evcilleştirmemi sen istedim.
“Dogru, haklisin” dedi tilki.
“Ama aglayacagini söyledin!”
“Evet, öyle.”
“O halde bunun sana hiçbir yarari olmadi.”
“Hayir, oldu. Bugday tarlalarinin rengini gördükçe seni hatirlayacagim. Şimdi git ve güllere bir kez daha bak. O zaman kendi gülünün evrende eşsiz ve tek oldugunu anlayacaksin. Sonra bana veda etmek için buraya geri döndügünde, sana hediye olarak bir sir verecegim.”
Küçük prens güllere bir kez daha bakmaya gitti.
“Hiçbiriniz benim gülüm gibi degilsiniz. Çünkü henüz hiçbiriniz evcilleşmediniz. Ve siz de hiç kimseyi evcilleştirmediniz” dedi onlara. “Siz tipki tilkinin benimle karşilaşmadan önceki hali gibisiniz. Dünyadaki binlerce tilkiden yalnizca biriydi o. Ama ben onunla dost oldum ve şimdi artik o özel bir tilki.”
Güller bu duyduklarina çok bozuldular.
“Evet, güzelsiniz. Ama boşsunuz. Sizin için kimse yaşamini feda etmez. Yoldan geçen herhangi biri, benim gülümün de size benzedigini söyleyebilir. Ama benim gülüm sizin her birinizden çok daha önemlidir. Çünkü ben onu suladim. Ve onu camdan bir korunakla korudum. Önüne bir perde gererek rüzgarin onu üşütmesini engelledim. Tirtillari onun için öldürdüm ( ama birkaç tanesini kelebek olmalari için biraktim). Onun şikayetlerini ve övünmelerini dinledim. Ve bazen de suskunluklarina katlandim. Çünkü o benim gülüm.”
Bunlari söyledikten sonra tilkinin yanina döndü.
“Elveda” dedi.
“Elveda” dedi tilki de. “Ve işte sirrim: Bu çok basit. Insan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir. En temel şeyi gözler göremez.”
“Temel olan şeyi gözler göremez” diye tekrarladi küçük prens. Ögrendiginden emin olmak istiyordu.
“Senin gülünün digerlerinden daha önemli olmasini saglayan şey, ona ayirdigin vakittir” dedi küçük prens.
“Insanlar bu en önemli gerçegi unuttular. Ama sen unutmamalisin. Evcilleştirdigin şeye karşi her zaman sorumlusun. Gülüne karşi sorumlusun.
“Gülüme karşi sorumluyum” diye tekrarladi küçük prens, ögrendiginden emin olmak için. Sonra yoluna devam etti.
XXII
“Günaydin.”
“Günaydin” diye karşilik verdi demiryolu işaretçisi.
“Burada ne yapiyorsunuz?”
“Trenlere yol gösteriyorum. Onlara saga veya sola geçmelerini söylüyorum.”
Onlar konuşurken, parlak işiklarla donatilmiş bir ekspres tren yanlarindan uguldayarak geçti. O geçerken işaret diregi sallanmişti.
“Sanirim çok aceleleri var” dedi küçük prens, “peki ne ariyorlar?
“Bunu makinist bile bilmiyor.”
O anda parlak işikli başka bir ekspres tren ters yöne dogru hizla geçti.
“Peki niçin geri dönüyorlar?” diye sordu küçük prens.
“Bunlar ayni yolcular degil” dedi işaretçi.
“Bulunduklari yeri begenmiyorlar mi?”
“Hiç kimse bulundugu yeri begenmez.”
Şimdi de parlak işikli ekspres trenlerin bir üçüncüsü geçti yanlarindan.
“Bunlar diger yolculari mi takip ediyorlar?
“Hiçbir şeyi takip etmiyorlar” dedi işaretçi. Ya uyuyorlardir, ya da esniyorlardir. Sadece çocuklar burunlarini pencerelere dayar ve etrafa bakarlar.”
“O halde sadece çocuklar ne aradiklarini biliyor” dedi küçük prens. “ Bezden bir bebege baglaniyorlar ve bu onlar için çok önemli hale geliyor. Eger ellerinden alirsaniz, aglamaya başliyorlar.”
“Bence şanslilar” dedi işaretçi.
XXIII
“Günaydin” dedi küçük prens.
“Günaydin” dedi satici. Insanlarin susuzlugunu gidermek üzere hazirlanmiş tabletler satardi. Haftada bir kez bu tabletlerden aldiniz mi, o hafta hiç susamazdiniz.
“Peki bunlari niçin satiyorsunuz?”
“Çünkü bu, insanlara çok vakit kazandiriyor. Uzmanlar bunun araştirmasini yaptilar. Haftada tam elli üç dakika kazaniyorsun.”
“Peki bu elli üç dakikada ne yapiyorlar?”
“Canlari ne isterse.”
“Eger elli üç dakikam olsaydi,” dedi küçük prens, “bir su pinarina dogru agir agir yürürdüm.”
Küçük prens
XXIV
Saticinin hikayesini dinledigim sirada
sekiz gündür çölde bulunuyordum ve elimdeki suyun son damlalarini yudumluyordum.
“Anilarini dinlemek gerçekten de güzel” dedim küçük prense, “ama henüz uçagimi tamir etmeyi başaramadim. Keşke ben de bir su pinarina dogru agir agir yürüyebilseydim.
“Dostum tilki bana demişti ki...”
“Sevgili dostum. Bunun tilkiyle hiçbir ilgisi yok ki!”
“Ama neden?”
“Çünkü susuzluktan ölecegiz.”
“Insanin dostu olmasi iyidir. Ölecek olsa bile. Ben tilkiyle dost oldugum için çok mutluyum.”
Kendi kendime “Tehlikenin farkinda degil” dedim.
“Ne acikiyor, ne de susuyor. Istedigi tek şey biraz gün işigi.”
Küçük prens sanki ne düşündügümü anlamiş gibi:
“Ben de susadim. Hadi gidip bir kuyu arayalim” dedi. Bunun yararsiz oldugunu anlatan bir işaret yaptim. Çölün ortasinda bir kuyu aramak saçmaydi. Yine de birlikte yürümeye başladik.
Hiç konuşmadan saatlerce yürüdük. Karanlik bastirdi, yildizlar da tek tek belirmeye başladi. Susuzlugumun etkisiyle, yildizlara bakarken kendimi rüyada gibi hissettim. Küçük prensin sözleri zihnimde yankilanmaya başlamişti.
“Demek sen de susadin?” diye sordum. Ama sorumu yanitlamadi. Sadece: “su kalbimize faydalidir” dedi.
“Ne demek istedigini anlamamiştim, ama bir şey sormaim. Artik ona soru sormanin hiçbir yarari olmadigini gayet iyi biliyordum.
Yoruldu ve kumlarin üzerine oturdu. Ben de yanina oturdum. Kisa bir sessizlikten sonra: “Yildizlar çok güzel... Çünkü içlerinden birinde, şu an göremedigim bir çiçek yaşiyor” dedi.
“Elbette” dedim. Sessizce ay işiginin altindaki kum tepeciklerini izledim.
“Çok de çok güzel” dedi sonra.
Gerçekten güzeldi. Çölleri hep sevmişimdir. Bir kum tepeciginin üstüne oturursun. Hiçbir şey görmezsin. Hiçbir şey işitmezsin. Sadece çölün o sessiz, gizemli işiltisini hissedersin.
“Çöl çok güzel” dedi küçük prens, “çünkü bir yerlerinde bir kuyu gizliyor.”
Bense çölün o gizemli işiltisinin farkina varmiş, şaşirmiştim. Küçük bir çocukken çok eski bir evde otururduk. Burada bir hazinenin gizli oldugunu anlatmişlardi belki de. Ama bu hikaye evimizi büyülü bir ev yapmişti.
Benim evim, ruhunun derinliklerinde bir sir sakliyordu...
“Evet,” dedim, “ne bir evin, ne yildizlarin, ne de çölün güzelliginin nereden geldigi bilinmez.”
“Benimle ayni fikirde olmana çok sevindim” dedi küçük prens.
Uykuya dalinca, onu kollarima aldim ve tekrar yürümeye koyuldum. Çok duygulanmiştim. Sanki elimde çok narin bir hazine taşiyordum. Hatta dünyadaki en narin şeydi bu sanki. Ay işiginda onun solgun alnini, kapali gözlerini ve rüzgarda titreyen buklelerini seyrettim. Kendi kendime şöyle dedim: “Bu gördüklerim sadece bir kiliftan ibaret. En önemli şeyi gözler göremez.”
Ona bakarken dudaklari aralandi ve uykusunda hafifçe gülümsedi. “Burada uyuyan şu küçük prensin beni böylesine duygulandirmasinin nedeni, onun bir çiçege olan bagliligi. Uyurken bile, bu çiçege olan sevgisi tüm benligini bir kandil gibi aydinlatiyor.”
Şimdi daha da narindi sanki. Kandilleri çok dikkatli korumaliyiz. Şiddetli bir rüzgar onlari söndürebilir.
Böylece yürümeye devam ettim ve gün agarirken kuyuyu buldum.
Küçük prens
XXV
“Insanlar,” dedi küçük prens, “ne aradiklarini bilmeden hizli trenlere doluşuyorlar. Endişe ve telaşla, ayni yerde dönüp duruyorlar.” Bir an durakladiktan sonra ekledi: “Çektikleri sikintiya degmez bu.”
Buldugumuz kuyu Sahara Çölünün bilinen kuyularindan degildi. Sahara Çölü’ndeki kuyular kumda açilmiş çukurlardan ibarettir. Ama bizim buldugumuz kuyu kasabalardaki kuyulardandi. Oysa etrafta kasaba filan yoktu. Düş gördügümü sandim.
“Ne kadar garip” dedim küçük prense, “her şey hazir durumda. Makara, kova, ip, hepsi hazir.”
Güldü. Makarayi çevirmeye koyuldu. Uzun süredir çalişmamaktan paslanmiş olan makara, inlemeye başladi.
“Duyuyor musun?” dedi küçük prens. “Kuyuyu uyandirdik. O da şarki söylemeye başladi...”
Onun yorulmasini istemiyordu. “Bana birak” dedim.
“Senin için fazla agir.”
Kovayi agir agir çektim ve kuyunun kenarina biraktim. Kovanin içindeki su hala titriyordu ve makaranin sesini hem kulaklarimda, hem de titreyen suda duyabiliyordum. Güneşin titrek işiltilarini görebiliyordum.
“Bu sudan içmek istiyorum” dedi küçük prens, “bana biraz su verir misin?”
Işte şimdi onun ne aradigini anlamiştim! Kovayi dudaklarina dayadim. Içerken gözleri kapaliydi. Bir bayram şekeri kadar tatliydi bu su. Diger besinlerin hepsinden farkliydi. Yildizlarin altinda yapilan bir yürüyüşten, makaranin şarkisindan ve kollarimin emeginden dünyaya gelmişti. Kalbe faydaliydi. Bir armagandi sanki. Küçük bir çocukken Noel’de aldigim hediyenin güzelligi Noel agacinin işiltisindan, kutlamanin müziginden, gülümseyen yüzlerin sicakligindan gelirdi.
“Senin yaşadigin yerdeki insanlar,” dedi küçük prens, “bir bahçenin içinde binlerce gül yetiştiriyorlar ve yine de aradiklarini bulamiyorlar.”
“Dogru, bulamiyorlar” dedim.
“Ve aslinda aradiklari şeyi tek bir gülde, ya da bir avuç suda bulabilirlerdi.”
“Evet, haklisin” dedim.
“Ama gözler göremez. Insanin kalbiyle bakmasi gerekir.”
Suyu içmiştim. Nefesim yerine geldi. Güneş dogarken kumun rengi bal rengine dönüşmüştü. Bu renk çok hoşuma gidiyordu. Peki ama bu hissettigim aci da neydi?
Yumuşak bir sesle: “Sözünde durmalisin” dedi yanima otururken.
“Hangi söz?”
“Biliyorsun. Koyunuma bir agizlik yapacagini söylemiştin. Çiçegime karşi sorumlulugum var. Onu korumaliyim.
Ona bir agizlik çizmek için cebimdeki kagitlari çikardim. Resimleri görünce gülmeye başladi küçük prens ve: “Baobaplarin biraz lahanaya benzemiş” dedi.
“Ya?”
Oysa ben baobaplarimla gurur duymuştum!
“Çizdigin tilki... kulaklari... sanki biraz boynuza benziyorlar ve çok da uzunlar.”
Yine gülmeye başladi.
“Haksizlik ediyorsun küçük prens” dedim. “Unutma ki, daha önce daha önce sadece iki boa yilani çizmiştim.”
“Olsun. Bunlar yeterli. Çocuklar anlayacaktir” dedi. Ben de kurşunkalemle bir agizlik çizerek ona verdim. Verirken yüregim sizladi. “Benim bilmedigim planlarin var senin...”
Ama cevap vermedi küçük prens. Onun yerine bana:
“Biliyorsun, Dünyaya inişim... Yarin Dünyaya inişimin yildönümü” dedi. Sonra ekledi: “Buraya çok yakin bir yere inmiştim.”
Yüzü kizardi.
Ve bir kez daha, nedenini bilmedigim bir aci kapladi yüregimi. Fakat zihnimde bir soru belirmişti.
“Yani sekiz gün önce seninle burada karşilaştigim sabah, insanlardan binlerce kilometre uzakta tek başina dolaşip durmanin bir nedeni mi vardi? Ait oldugun yere mi dönüyordun?”
Küçük prens yine kizardi.
“Belki de yildönümü nedeniyle geldin buraya, ha?”
Yine kizardi küçük prens. Sorularima cevap vermemişti. Ama yüzünün kizarmasi “Evet” anlamina gelmez miydi?
“Ah, sevgili dostum, sanirim biraz korkuyorum” dedim.
Rahatlatici bir sesle: “ Şimdi çalişmalisin. Motorunun yanina gitmelisin. Ben seni burada bekleyecegim. Yarin akşam yine gel...” dedi.
Ama içim rahatlamamişti. Tilkiyi hatirladim. Insan birinin kendisini evcilleştirmesine izin verirken, bir parça da aglamayi göze aliyor demektir.
XXVI
Kuyunun yaninda eski, taş bir duvar yikintisi vardi. Ertesi akşam oraya geri döndügümde, uzaktan, küçük prensimin bu duvarin üzerinde oturdugunu gördüm. Ayaklarini aşagi sarkitmişti. Şöyle diyordu: “Unuttun mu? Burasi degildi.”
Biriyle konuştugu belliydi.
“Evet, evet. Tam bu gün. Ama burasi dogru yer degil.”
Ona dogru yürümeyi sürdürdüm, ama halen konuştugu kişiyi ne görebiliyor, ne de duyabiliyordum. Küçük prens bir kez daha cevap verdi: “Evet, tabii. Ayak izlerimin nerede başladigini görürsün. Beni orada bekle. Bu gece orada olacagim.”
Şimdi duvardan sadece yirmi metre uzaktaydim, ama hala hiçbir şey göremiyordum. Küçük prens yine konuştu: “Zehirin iyi bir zehir midir? Bana çok uzun süre aci çektirmeyeceginden emin misin?”
Durdum. Yüregim sizliyordu. Ama hala ne oldugunu anlamamiştim.
“Şimdi git” dedi, “aşagi inecegim.”
Bunun üzerine bakişlarimi aşagi, duvarin dibine çevirdim ve orada gördügüm şey havaya siçramama neden oldu. Insani birkaç saniye içinde öldürebilecek sari bir yilan, başini küçük prense dogru kaldirmiş, öylece duruyordu orada. Silahimi almak için elimi cebime götürdüm ve koşmaya başladim. Ama çikardigim sesi duymuş olacak ki, başini indirip kumlarin üzerinde kaymaya başladi yilan. Ve pek de acele etmeden, taşlarin arasinda gözden kayboldu.
Küçük prensimi tutmak için tan zamaninda yetiştim. Onu kollarima aldigimda yüzünün bembeyaz oldugunu gördüm.
Küçük prens
“Bu ne demek oluyor?” diye sordum. “Neden yilanlarla konuşuyorsun?” Boynundaki altin renkli fulari çözdüm. Alnini hafifçe islattim ve içmesi için ona biraz su verdim. Artik soru sormaya cesaret edemiyordum. Bana ciddi bir ifadeyle bakti ve kollarini boynuma doladi. Kalp atişlarini duyabiliyordum. Sanki tüfekle vurulmuş bir kuşun gittikçe yavaşlayan kalp atişlari gibiydi.
Bana: “Motorundaki arizayi bulmana sevindim. Artik evine gidebilirsin” dedi.
“Bunu nereden biliyorsun?”
Aslinda bu haberi vermeye geliyordum. Çok umutsuz olmama ragmen, motoru tamir etmeyi başarmiştim.
Sorumu yanitlamadi. Sadece “Bugün evime dönüyorum” diye fisildadi.
Sonra üzüntüyle ekledi: “Evim çok uzakta... Oraya gitmek çok zor olacak...”
Beklenmedik bir şey olacagini hissedebiliyordum. Onu bir çocuk gibi kollarimda simsiki tutuyordum. Ama o sanki ellerimden bir uçuruma dogru kayiyordu ve ben bunu engelleyemiyordum...
Bakişlari ciddiydi ve uzaklarda kaybolup gidiyordu.
“Bana verdigin koyun yanimda. Kutusu da yanimda. Ve agizligi da...” dedi.
Buruk bir gülümseme yayildi yüzüne. Uzun bir süre öylece bekledim. Vücut isisinin giderek arttigini hissediyordum.
“Küçük dostum benim, sen korkmuşsun...”
Elbette korkmuştu! Ama yavaşça güldü.
“Bu gece çok daha fazla korkacagim” dedi.
Bir kez daha, içimde onarilmaz bir aci duydum. Bu gülüşü bir kez daha duyamayacagimi düşünmek bile istemiyordum. Buna dayanamazdim. Gülüşü, çölün ortasinda bir su kaynagi gibiydi benim için.
“Küçük prens, gülüşünü tekrar duymak istiyorum” dedim.
Ama o bana : “Bu gece, Dünyaya ineli tam bir yil oluyor. Gezegenim, geçen yil Dünyaya indigim yerin tam üstünde olacak bu gece.” dedi.
“Küçük prens, lütfen bunun sadece kötü bir rüya oldugunu söyle bana” dedim, “şu yilan hikayesinin be gezegenine geri döneceginin...”
Ama sorumu yanitlamadi küçük prens. Onun yerine bana:
“En önemli şeyi gözler göremez” dedi.
“Evet, biliyorum...”
“Su için de ayni şey geçerli. Makaranin çikardigi sesi hatirliyor musun? Işte tam da bu makara ve ip yüzünden, bana verdigin bir yudum su müzik sesi gibi güzeldi. Çok tatliydi...”
“Evet, biliyorum...”
“Geceleri yildizlari izlersin. Benim yaşadigim yarde her şey jo kadar küçük ki, sana gezegenimi gösterebilmem imkansiz. Ama böylesi daha iyi. Çünkü içlerinden birinde benim yaşadigimi bileceksin. Hepsini seveceksin. Hepsi senin dostun olacak. Ve sana bir hediyem var...”
Bir kez daha güldü.
“Ah, küçük prens! Benim sevgili küçük prensim. Gülüşünü duymak çok güzel!”
“Aslinda benim hediyemdi bu... tipki su için oldugu gibi.”
“Anlamiyorum...
“Yildizlar, başka başka insanlara farkli şeyler ifade ederler. Bazilari için sadece gökyüzünde titreyen işiklardir. Yolcular içinse, bir rehberdirler. Bilim adamlari için fikir kaynagidirlar. Şu benim iş adami içinse zenginlik. Ama herkes için sessizdirler. Sen hariç...”
“Ne demek bu?”
“Geceleri gökyüzüne baktiginda, yildizlardan birinde benim yaşadigimi ve orada gülüyor oldugumu bileceksin. Bu yüzden sana sanki bütün yildizlar gülüyormuş gibi gelecek. Bütün dünyada yalnizca senin gülen yildizlarin olacak. “
Ve bunu söyledikten sonra yine güldü.
“Ve üzüntün geçtiginde – çünkü zaman bütün acilari iyileştirir- beni tanidigina memnun olacaksin. Daima benim dostum olarak kalacaksin. Benimle birlikte gülmek isteyeceksin. Be zaman zaman, sadece bunun için gidip pencereyi açacaksin... Gökyüzüne bakarken güldügünü gören arkadaşlarin buna çok şaşiracaklar. Sen de onlara: “Ah, evet, yildizlar beni hap güldürürler” diyeceksin. Onlar da senin deli oldugunu düşünecekler. Görüyorsun, sana ne kadar kötü bir oyun oynadim...”
Ve bir kez daha güldü.
“Aslinda ben sana bir sürü yildiz degil de, kahkaha atabilen bir sürü zil vermiş gibi oldum.”
Küçük prens
Yine güldü. Sonra ciddileşti. “Bu gece... biliyorsun... gelme...”
“Seni birakmayacagim.”
“Dişaridan aci çekiyormuşum gibi görünecek. Ölüyormuş gibi görünecegim. Bunu görmeye gelme. Hiçbir işe yaramaz bu...”
“Seni birakmayacagim” dedim Endişelenmişti.
“Sana böyle söylememin nedeni, biraz da yilan yüzünden. Sana zarar vermemeli... Yilanlar hain yaratiklardir. Zevk için insani sokabilirler.”
“Seni birakmayacagim” dedim.
Sonra birden rahatladi. “Yilanlar sadece bir kez zehirleyebilirler, öyle degil mi?” dedi.
O gece yola çiktigini görmedim. Sessizce ayrilmişti. Arkasindan koşup ona yetiştigimde, hizli ve kararli adimlarla yürüdügünü gördüm. Bana:
“Ah! Buradasin...” dedi. Ama sesi hala telaşliydi.
“Gelmemeliydin. Üzüleceksin. Öldügümü sanacaksin, ama gerçekte ölmüş olmayacagim.”
Sustum.
“Anlaman gerekiyor. Orasi çok uzak. Bedenimi oraya götüremem. Bunun için fazla agir.”
Hiçbir şey demedim...
“Boşalmiş bir deniz kabugu gibi kalacagim...Bunda üzülecek bir şey yok...”
Cevap vermedim...
Küçük prens
Bir parça cesareti kirilmişti. Son bir gayretle: “Biliyorsun, çok güzel olacak. Yildizlara ben de bakacagim. Bütün yildizlar paslanmiş makaralari olan birer kuyu olacak benim için. Hepsi bana içecek su verecekler” dedi.
Hiçbir şey demedim.
“Çok eglenceli olacak. Senin beş yüz milyon tane küçücük zilin olacak; benimse beş yüz milyon su kaynagim...”
Ve artik o da hiçbir şey söyleyemedi, çünkü gözleri yaşlarla doldu. “Işte burasi. Birak yalniz devam edeyim.”
Oturdu, çünkü korkuyordu. Sonra:
“Biliyorsun... Bir çiçegim var... Ona karşi sorumluyum. O öyle narin, öyle masum ki... Kendini koruyabilmesi için sadece dört küçük dikeni var...”
Ben de oturdum. Daha fazla ayakta duramamiştim.
“Işte...” dedi, “Hepsi bu...” Biraz tereddütten sonra ayaga kalkti. Ben hareket edemedim.
Ayak bileginin çevresinde sari bir işik vardi, başka hiçbir şey yoktu. Bir an hareketsiz durdu. Hiç bagirmadi. Bir agaç gibi, yavaşça düştü yere. Yer kum oldugu için, düşerken en ufak bir ses bile çikmamişti.
Küçük prens
XXVII
O günden bu yana tam alti yil geçti. Bu hikayeyi daha önce kimseye anlatmamiştim. Uçagimi onarip geri döndügümde, çevremdekiler hayatta oldugum için çok sevinmişlerdi. Bense üzgündüm ve onlara yorgun oldugumu söylemiştim.
Şimdi acimin bir kismi dinmiş durumda. Yani tamamen degil. Gezegenine geri döndügünden eminim, çünkü gün agarirken bedenini hiçbir yerde bulamamiştim. O kadar da agir bir vücut degildi onunki. Şimdiyse, geceleri yildizlari dinliyorum. Sanki beş yüz milyon tane küçük zil, oradan bana gülüyor.
Ama beni kaygilandiran bir şey var. Koyununun agzina baglamasi için çizdigim agizligin kayişlarini çizmeyi unutmuşum. Yani, onu hiç kullanamayacak. Bu yüzden de gezegenine vardiktan sonra neler oldugunu çok merak ediyorum. Belki de çizdigim koyun çiçegi yemiştir...
Bazen kendi kendime: “Kesinlikle yememiştir! Küçük prens çiçegi her gece camdan korunagiyla kapatmiş, koyunu da dikkatle izlemiştir” diyorum. Böyle düşününce mutlu oluyorum. Ve bütün yildizlar bana gülüyorlar.
Ama sonra: “Herkes zaman zaman dalgin olabilir. Ya küçük prens bir gece camdan korunagi çiçegin üstüne geçirmeyi unutursa ve koyun da sessizce yerinden çikarsa...” diye düşünüyorum. O zaman benim küçük zillerim kahkaha yerine gözyaşlarina boguluyorlar.
Bu gerçekten büyük bir sir. Sizler gibi, benim gibi küçük prensi sevenler için, evrenin kim bilir neresindeki bir koyunun bir çiçegi yemiş ya da yememiş olmasi çok önemli bir şeydir.
Gökyüzüne bakin. Kendinize “Acaba koyun çiçegi yedi mi, yemedi mi?” diye sorun. Bakin her şey nasil da degişiyor.
Ve bunun neden bu kadar önemli oldugunu büyükler asla anlayamazlar...
Benim için bu, dünyanin en güzel ve en hüzünlü manzara resmi. Bir önceki resme çok benziyor ama unutmamaniz için bir kez daha çiziyorum. Küçük prensin Dünyaya indigi ve ayrildigi yer işte burasi.
Küçük prens
Lütfen resme çok dikkatli bakin ve onu hafizaniza iyice yerleştirin. Eger bir gün yolunuz Afrika’ya düşerse ve Sahara Çölü’nü geçerseniz, işte tam bu noktaya geldiginizde lütfen biraz durun. Eger küçük bir çocuk size dogru gelirse, size gülerse, altin sarisi bukleleri varsa ve hiçbir sorunuzu yanitlamiyorsa, onun kim oldugunu tahmin edersiniz. Lütfen bana bu iyiligi yapin.
Beni merakta birakmayin. Onun geri döndügünü haber vermek için bana hemen yazin...



     Gabriel Garcia Marquez'i çoğumuz tanıyoruz kitaplarından dolayı. Bildiğiniz gibi 2014 yılı Nisan ayında hayata gözlerini yumdu. Ölmeden önce bir veda yazısı kalem aldığı söyleniyor. Belki ilginizi çeker, benim hoşuma gitti. Buyrun;


"Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni ödüllendirse, aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm. Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm. İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır. Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım. Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım. Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin göstermesini beklerdim. Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenatlar söylerdim. Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim. Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı… Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanr. Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım. Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim. Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim. Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim. Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir şekilde… Artık ölebilir miyim?"
                            


Related

Маленький принц 7407092227470629256

Yorum Gönder

emo-but-icon

Translate

Paylaş

Facebook

instagram

Hava durumu

Popular Posts

item